Biri Bana Desin ki…

Seyyaf’ın tuvalet eğitimi muhabbetinde bugün üçüncü gün bitti, ben de bittim! Yok anacığım, hamile halde hiç çekilmiyor, stres topu gibiyim resmen evde. He bir de bahar temizliğine başlamayayım mı! Ne baharı, ne çabuk baharı getirdin, daha şubat bitmedi, iyi ki cemre havaya düştü, sen de hemen havaya girmişsin diyenler için de hatırlatayım, 31.haftasında bir hamiş olarak ve gittikçe her gün daha ağırlaşan biri olarak olaya bir an önce el atmam lazımdı. Oysa benim de niyetim doğuma yakın temizlik yapıp, pırıl pırıl eve bebeği getirmekti ama bu ağırlık gittikçe artarsa, evin hali de içler acısı olacaktı. Neyse efenim uzatmayayım. Yani bir taraftan temizlik işleri ile uğraşıp, diğer taraftan Seyyaf’ın çişiyle kakasıyla uğraşınca bana “geldiler!”. Her seferinde çişini yaptıktan sonra “annem çişim geldi” cümlesini kuran çocuğa tahammül etmek zor. Bir de ters bir etki yapmasın diye çaktırmıyorum güya, hiç kızmak sinirlenmek yok ya hani, bu kez de her şeye kızar oluyorum. Yani orada atamadığım siniri başka şeylere yönlendiriyorum; çocuk gak dese bağırıyorum guk dese bağırıyorum. Arada bir kendime gelip “rahatla biraz geçecek” diyorum ama kendim bile inanmıyorum, yani tabir-i caizse “yemiyorum!”.

Anneannesine dedim ki bugün: “Bu iş böyle mi olur gerçekten, doğru yolda mıyım? Hani biri bana desin ki evet, doğru yoldasın, bu iş böyle olur, bizde böyle yaptık ve bir kaç zaman sonra(ne kadar olduğu çocuğa göre değişir) tuvaletini küloduna işemeden söyleyecek” Anneannesi: “Tabi böyle oluyor kızım, ya nasıl olacak! Zamanla o da geldiğini fark etmeye başlayacak ve işemeden söyleyecek, illa ki birazını da kaçırır ama en azından fark eder ve tuvalete oturtacak zamanın olur”. O dedi, dedi de ben size sesleniyorum ey şu an bu yazıyı okuyan ve çocuğuna tuvalet alışkanlığı kazandırmış anneler: Doğru yolda mıyım? Her seferinde çişini yaptıktan saniyeler sonra anne çiş diye yanıma gelen bu velet, geldiğini fark etmeye başlayacak mı? Benim uygulamam şu: Yaklaşık bir saatte bir çiş yaptığını ve her yemeğin arkasından az da olsa kaka yaptığını fark ettim. Artık sürekli çiş var mı diye sormuyorum, biraz zaman geçince lazımlığa oturtup, hadi çiş yap bakalım diyorum, ses efekti eklemeyi de unutmuyorum: “çişşşşşşşş” Ama yok, o an tık yok. Kalkıyoruz, birkaç dakika sonra anne çişş diye koşuyor. Hani bu da saniyelik bir iş. Bazen bir saat sonra, bazen 55 dakika sonra bazen 65. Nasıl olacak bu iş? Böyle böyle derken alışacak mı? Tahmini kaç gün sürer bilemiyorum, daha üç gün oldu çok sabırsız olduğumu da biliyorum. Ama doğru yaptığımdan emin olsam, sabretmek çok daha kolay olacak eminim.

Ne dersiniz? (yorumlarda uzun uzun kendi uygulamalarınızı anlatsanız da olur valla, hatta daha makbule geçer :) )

Categories: Annenin Paylaşımları, Seyyaf'ın Günlüğü | 2 Yorum

Sonunda Bu da Olunca…

Baştan uyarayım, demedi demeyin. Bol çişli-kakalı bir yazıdır, malum tuvalet eğitimini konu edinmektedir. Sonra demedi demeyin :)

Seyyaf’a tuvalet alışkanlığı edindirmem gerektiğine kanaat getirmiş en son. Sadece yaş icabı değil, iki numaranın aramıza katılacak olduğu zaman diliminde bunun zor olacağı, yazdan sonra tekrar kış geleceği ve bizim veledin üç yaşında olacağı gibi gerekçeler etkiliydi bu kararımda. Bir gün deneme fırsatım oldu, ertesi gün Seyyaf hastalanınca bırakmak zorunda kaldım. İyileşince de bir türlü gözüm yemedi başlamayı.Çünkü hakikaten sabır işiydi bu, o bir gün bana beni nelerin beklediğini göstermişti.

Hastalıktan sonra malesef kakasını söyleyen oğlum artık kaçar olmuştu. Kakasını yaptığını fark ediyorum, “kaka var mı” diyorum, “yok” deyip kaçıyor.Bez değiştirilmesinden nefret ediyordu. Eyvah diyordum tam, hani tuvalet eğitimine başlayacaktık! Oysa bu çocuk kakasından rahatsız olup bezini bile çıkarttırmak istemiyor. Yok ama, öyle değilmiş, sonra ne yaptı Seyyaf anlatayım:

Evde misafirlerim var, muhabbet ediyoruz. “Anne, çiş yaptım” dedi elinde bezini sallandırarak.Belden aşağı soyunmuş, bezini de çıkartmış gelmiş. Bakıyorum bezde kalıntılar var ama görüntüde hiçbir şey yok. Korkarak koridor boyunca Seyyaf’ın odasına doğru yerde o malum şeyi arayarak ilerledim.Odasının ortasında kendisiyle karşılaştık, halının üzerinde bekliyordu. Hemen temizlik işlemlerine girişip, sözüm ona oğlanı tembihledim: “Bir daha kakan geldiğinde bana söyle, bezini çıkartma”. El-cevap: “Tamam anne”. Peki tamam mı gerçekten? Hayır elbette. Ertesi gün de aynı hareketi yaptı velet, biraz rahatsızdım, uyukluyor vaziyette yatıyordum:”Anne, kalk kaka yaptım” sesi kendime getirdi beni. Ve yine belden aşağısı çıplak vaziyette bizim oğlan. Allah’tan bu sefer o malum şey durması gereken yerde-bezin içindeydi. “Anne bak, iğyençç” demez mi bir de velet! Hani anlaşmıştık oğlum, bana söyleyecektin, ben değiştirecektim bezini.

Yok, baktık bu böyle olmayacak. Çıkarıp çıkarıp geliyor bezini, zaten ha bugün ha yarın başlamayacak mıydım, al sana başlaman için bir sebep. Yani anlayacağınız mecburen başlamış bulunduk tuvalet eğitimine. Bugün ikinci günümüz. Bu zamana kadar nasıl mı geçti?

1.Gün: Seyyaf efendi öğle uykusuna yatana kadar hiç çiş yapmadı. Anneannesi bez olmadığı için kendini mi sıkıyor acaba diye şüphelense de, ben pek ihtimal vermedim. Nihayetinde henüz 2 yaşında ve erkek çocuk. Kas koordinasyonunu sağlayamıyor ki, çişinin gelip gelmediğini bile anlamıyor. Öğleden sonra ben de o da psikopata bağladık artık: “çiş var mı oğlum” cümlesini kaç kere sorduğumu bilemiyorum. Bazen aradan uzun zaman geçti, gelmiştir belki diye lazımlığa oturtuyorum. Bekliyor, sırıtıyor, anne çiş yaptım deyip gülüyor, sonra da yok deyip kalkıyor. Banyodan çıktıktan sonra bir dakika bile geçmiyor ki anne çiş diye koşarak geliyor. Söylemesi tecrübeli annelerin tahmin edeceği üzere çiş yaptıktan sonraki zaman dilimine tekabül ediyor malesef. Hakikaten çok sabır isteyen bir iş, stres topu gibiyim. Bir de pedagojiden az çok anlıyoruz ya, aman ters etki yapmasın diye hiç çaktırmıyorum, içimden neler neler geçiyor ah ah! Anneannesi “ne bekliyordun? Bezi çıkarınca hemen anne çişim geldi diye söylemesini mi? Bu iş böyle, dua et de çok uzun sürmesin” diye beni teskin ediyor. Bana o kadar ütopik geliyor ki tuvalet alışkanlığını kazanma olayı. Her seferinde yaptıktan sonra söylüyor, biz de alıştırma çamaşırını değiştirip, telkinlerde bulunuyoruz. eee sonra?

İkindi namazını kılmak için abdest alıyordum, o arada onu da lazımlığa oturttum ki belki bir şeyler olur. Umut fakirin ekmeği, umar ha umar umar:)  Yok, olmadı; ben namaza başladım(dün kıldığım namazlardan bile bir şey anladım aklım Seyyaf’ın çişinde, kakasında olunca). Seyyaf’ın tuvalete doğru koştuğunu fark ettim, içimden “aha! Galiba çişi geldi ve tuvalete yapıyor” diye geçiriyorum. (Evet, namazda geçiriyorum bunları içimden, gülme komşuna gelir başına!) Namazı bitirip doğruca banyoya koştum, “anne bak, çiş yaptım” dedi. bir sevinç bende bir sevinç, aman ya Rabbi! Lazımlığa baktım bir damla bile yok! Bizimki her zamanki gibi alıştırma küloduna yapmış, hemen akabinde de çiş yapıyorum diye lazımlığa oturmuş. Olacak değil mi, biri bana olacak desin! :)

2. Gün: Yani bugün, öğle uykusunda şu anda velet. Bu zamana kadar şöyle gelişti olay. Bakkala gitmem gerektiği için sabah uyandığında bezini çıkartmadım. Gelince de yemek muhabbetinden unuttum. Bizim oğlan her kahvaltı sonrası mutlaka kakasını yapar. Birden koşarak odadan çıktı ve kapıyı arkasından kapattı. Ben çaktım mevzuyu: Kaka yapmaya gidiyor.(son bir kaç gündür böyle yapıyordu ara ara çünkü). Peşinden koştum, tipi değişmiş. -Ne yapıyorsun oğlum? -Kaka, git! -Tamam gidiyorum. Al işte sana acemi annenin yanlış uygulaması. Anneannesine kaka yapmaya gitmiş, doğru tahmin etmişim deyince, koşarak peşinden gidip hemen lazımlığa oturttu. Ama iş işten geçmişti. Zaten o arada yapmıştı velet, lazımlığa minicik bir parça sürülmüş, biz nasıl göklere çıkarıyoruz. Seyyaf da gülerek “anne, bak çiş yaptım” diyor. Aman da aman, benim oğlum kakasını buraya mı yapmış, ne güzel yapmış! İşte yolda görsen miden bulanır kenara bir yere kusarsın, çocuğun yapınca altın kıymetinde oluyor bir anda. Anne olmayan birisi okuyorsa, şoktadır eminim :) Neden yanlış uygulama yapmışım onu da söyleyeyim. Annem dedi ki, eğer kaka yaptığını fark edersen, heemen oturt lazımlığa, öyle peşinden gidip kaka mı yapıyorsun oğlum, iyi ben bakmıyorum yapma! Acemilik işte, ben de öğreneceğim.

Çok uzun sürmez inşaAllah, bir an önce alışsın, mesela bir hafta içinde filan:) İki numara gelmeden iyice oturmuş olsun ve iki numara gelince, o bezleniyor diye özenip yeniden başlamasın. Amin, amin, amin… :)

Categories: Seyyaf'ın Günlüğü | 6 Yorum

Seyyaf’la Diyalog Kuruyoruz

-Oğlum balkon kapısını kapat, ben üşüyorum.

-I-ıh!

-Ama üşürsem hasta olurum.

-ı-ıh!

-Ama ben hasta olursam sana kim bakacak?

-Kendim!

Teyzesine para gönderelim diye dedesi para verdi akşam. Bizimki parayı görünce atladı tabi, güç bela ikna ettik cebine koyması için. İki sebep vardı paraları almasını istemememiz için. Birincisi para bu leş gibi bir şey, çocuğa vermeyi istemeyiz, hele ki bir süre sonra onları ağzına sokmaya çalışan Seyyaf’a. İkincisi de paralar 100′lük:) Şimdi yırtar mırtar neme lazım:) Derken cebinden bir şekilde çaktrmadan dedesi aldı. Sonra bizimki cebinde para olmadığını fark edince kaybettiğini düşünüp, oyuna devam etti. Ertesi sabah babasına anlatıyor:

-Ayşe abba paya kaybettim. Göndey(r)?

-Aaa oğlum, niye kaybettin parasını teyzenin? Ne göndereceğiz şimdi teyzene,parasız mı kalacak?

-Başka paya göndey!

Oyuncak kavgası başlıyor bir ara, kendisinden küçük olan çocuğa uyarıda bulunuyor bizim velet:

-Adam gibi otuy(r)!

Anneanneye götürmem lazım, bırakıp doktora gideceğim iki numara için. Öncesinden hazırlık yapıyorum ki kapıdan bırakıp dönerken peşime ağlamasın.

-Oğlum ben doktora, sen anneye gideceksin.

-Boğazın acıyo?

Yolda giderken de şöyle bir cümle kuruyor bir taraftan hızlıca yürüyüp beni çekiştirerek:

-Geç kaldık, hadi!

Sabah uyanınca genelde aç olduğu için yumurta haşlamamı ister, beni yataktan zorla kaldırır. Bu sabah dün de süt içmeden yattığı için, her zamankinden daha aç olduğunu düşünmüştüm.

-Oğlum hadi yumurtanı haşlayalım.

-ı-ıh!

-Karnın acıkmıştır ama senin.

-ı-ıh! Doydum. Bak kay(r)nım, balkon:)

Buna benzer o kadar çok diyalog geçiyor ki aramızda, son birkaç haftadır upuzun cümle kurma, söylenene mantıklı cevaplar verme, karşılıklı diyalog kurma konusunda kendini epeyce geliştirdi bizim oğlan. Biz şoktayız tabi. Bir zamanlar iki gözüyle aynı noktaya bile bakamayan bu velet, büyümüş de çatır çatır konuşur laf yetiştirir olmuş. Ve babasının tabiriyle “Yeni konuşmaya başlayınca çok sevimli oluyorlar da sonra hiç susmadıklarında çekilmiyor”. Şimdiden bazen “biraz sus be oğlum!” dediğim oluyor.

Artık üçüncü tekil şahıstan çıktık. Kendisiyle ilgili fiil ve isimlere iyelik getirmeye başladı. “Kaybettim, geldim, benim kitabım” gibi. Sen kavramına geçemedik henüz, “ben mi yapayım sen mi” diye sorunca “anne” diye cevap veriyor, sen diyemiyor. Birinci çoğul şahısla da aramız çok iyi. Anneanneyi esir alıp evin bütün camlarından baktırırken “annanne, bakalım camdan!” diyor. Süt içelim,oturalım vs. Olumsuzluk bildiren ifadelerde de cümleyi olumlu söyleyip kafasını kaldırıyor. Böylece kendince negatif anlam yüklüyor o baş hareketiyle.

Seyyaf konuştukça her kelimesini, cümlesini kaydedesim geliyor. Ne bileyim annelik böyle bir şey galiba. Yoksa görmemişin bir oğlu olmuş meselesi değil:)

Categories: Seyyaf'ın Günlüğü | 8 Yorum

Teknolojinin Gözünü Seveyim:)

ne tekmeliyor?

Bugün iki numaranın doktor muayenesine gittik ikinci kez. Bir yandan normal doğum meselesi ne alemde diye meraklanıyor, diğer yandan bizim kızı göreceğim diye heyecanlanıyordum. Tamam, iyi bir şey değil, ultrason denilen şey ultra-sound’muş, çok yüksek ses dalgaları gönderildiği için bebeğe zırt pırt girmek iyi bir şey değilmiş. Biz Seyyaf’ta da buna dikkat etmiştik, iki numarada da mecburen dikkat ediyoruz(yani bu kez tamamen duygusal sebepler:) ). Ama şu teknolojinin gözünü seveyim. Bebeğin kaburgalarına varana kadar gördük, bir de esnedi hanımefendi bize. Muayene boyunca sürekli hareket edip, tepti durdu. “siz beni rahatsız ederseniz, ben de sizi rahatsız ederim” der gibiydi. Doktor “tepik geliyor dikkat!” diyordu, o an hakikaten de tekmeyi yiyordum:) Allah’ın insanoğluna bahşettiği bundan daha büyük bir mucize mi var yeryüzünde! Onu televizyon seyreder gibi seyrettik, kıpır kıpır eller ayaklar ve aynen Seyyaf’ın bu haftaki ultrason görüntüsüne benzer bir görüntü: “güzel bir kızınız olacak” dedi doktor gülümseyerek.

Bebeğin durumuna gelince hamd olsun ki gayet sağlıklı, hareketli ve gelişimi yerinde bir bebekmiş. şu an itibariyle 30 haftalık ve 1500 gr. Normal doğum yolunda şimdilik bir problem gözükmüyor, inşaAllah gidişat değişmez de, ben de tadarım o duyguyu. Biz dua ediyoruz, siz de bize dua eder misiniz? :)

Categories: Annenin Paylaşımları | 18 Yorum

Büyüyor Oğlum Yaa! :)

Tamam, beni zaman zaman(hatta çoğu zaman!) çileden çıkarıyor, dediğim dedik havalarda iki yaş sendromu durumları yaşıyoruz, kabul, her yaşın ayrı bir zorluğu var.Evet, şekere tuz katıp biz fark etmeden tuzlu çayın tadına bakmamıza ve böylece midemizin bulanmasına sebep olmuştur. Beş yüz kere de söylesen başta anne-babaya sonra milletin çoluk çocuğuna, daha da ileri giderek sokakta yürürken kenarda kendi haline oynayan çocuklara şiddet uygulamaktan da vazgeçmemiştir. Oyuncakların hiç yüzüne bakmadıkları bile, bir misafir çocuk yanında onun için en değerli oyuncak haline gelmiş ve çıkan oyuncak kavgalarından anne ile gelen teyzeye iki laf ettirmemiştir. Ama, büyüyor oğlum işte, her yaşın ayrı bir zorluğu olduğu kadar kolaylığı da var. Hep yakınıp dertleniyoruz ya çocuklarımızdan, bizi nasıl bıktırıp canımızdan bezdirdiklerinden dem vuruyoruz ya, bu kez farklı bir yazı olsun. Her yaşın kendince getirdiği zorlukları değil, büyüdükçe hayatımızda kolaylaşan şeylerden bahsedelim:

En çok bebekliğinde ve emdiği sürece uykusundan çektiğim için, büyüdükçe rayına oturduğuna en çok sevindiğim bu uyku meselesi oldu. Şimdi kendimi biraz daha pozitif hissediyorum iki numara için. Belki yine uykusuz geceler, haftalar aylar beni bekliyor olacak ama, her şey belirli bir zaman içinde kendi rotasını çizip yoluna giriyor. Biraz sabretmek ve bu geçici sürecin tadını çıkarmak lazımmış. Kolaylıklar uyutma yönteminde bile başladı. Emzirirken buhran geçirir, gözünün içine bakardım ne zaman dalacak diye, gece tekrar uyanacak olması kabus demekti. Bazen onu erken uyutsam bile, salonda iki muhabbet etme fikri bana itici gelirdi. Tam bir film izlemeye niyetlenirdik, orta yerinde uyanırdı. Onu tekrar uyutabilmek için emziriyordum(buradaki en büyük hata gece beslenmelerini kesmemekmiş, şimdi anlıyorum!)  ve bunun kaç dakika süreceği hiç belli olmuyordu. Bu yüzden de bir misafir geldiğinde onlar gidene kadar uyutamazdım Seyyaf’ı. Uyutsam tekrar uyandığında ne kadar süreceğini bile bilmediğim bir zaman dilimi için karanlık odasına girmek ve orda sinir krizleri geçirmeye hazır olmak zorundaydım çünkü. Bu sebeple misafir geldiği akşamlar 12-1′e kadar uyumadığı oluyordu. Şimdi uyutmak bile beni rahatsız etmiyor, yanına yatıyorum. Öğle uykusunda kitap okuyorum, çok uykuluysam ben de onunla uyuyorum. Akşam uyuturken de hiç olmazsa yanına yattığım için vücudum dinleniyor. Uykusu da eskisi gibi hafif olmadığı için her çıtırtı pıtırtıya uyanmıyor, uyansa bile “hadi yat anneciğim, bak yanındayım” deyip uzanıyorum yanına, birkaç dakika sürüyor. En güzeli de geceleri deliksiz uyumak! (tabi hamilelikten dolayı kendiliğimden elli kere su ve tuvalet için uyandığımı, uyandığım zaman uykumun dağıldığını ve geri dalmakta epey zorlandığımı saymıyorum, onlarda Seyyaf’ın suçu yok:) ).

Bıcır bıcır konuşması, sadece dil gelişimi için değil, düşünerek ve kendini ifade ederek konuştuğu için de çok işe yarıyor. Geçen gün uykudan kalkınca “anne, acıktım” dedi. Üşüdüğünde de söylüyor, susadığında da. Sürekli takip etmek zorunda kalmıyorsun küçük bir bebek gibi. Bir olumsuz durum yaşadık ki hastalıktan bize miras kaldı, ona yanıyorum kara kara. Seyyaf kakasını mutlaka söylerdi, yaparken ya da yaptıktan sonra. Bazen kendisi bezini getirir, değiştirmemi isterdi. Çiş anlamazdı ama kakayı hiç kaçırmaz söylerdi. En son hastalığından bu yana söylemiyor, aksine saklıyor. Ama rahatsız da olduğu için eli poposunda geziyor, “oğlum kaka mı yaptın” deyince, “ı-ıh” deyip kaçıyor. E bu koku nereden geliyor o zaman, gel bezini değiştirelim dediğimde sanki etinden et koparıyoruz oğlanın.

Her ne kadar inatçılık yapıyor olsa da, biraz daha büyüdüğü için söz geçirmek daha kolay oluyor. Hani bebekken ağladıklarında çaresiz kalıp öyle debelenip dururuz ya, şimdi öyle değil. Ağlamasının ne manaya geldiğini net bir biçimde anlayıp, isteklerine karşılık vermek daha kolay. Tutturduğu durumlarda anne-babayı ne kadar kararlı görürse o kadar çabuk vazgeçiyor. Burada yine dikkat edip, çocuğun elinde oyuncak olmamak için kararlı tutum sergilemenin önemi gündeme geliyor.

Bebeklere karşı acayip bir sevgisi var. Beni öyle sevindiriyor ki bu durum. Biz iki numara gelince bu tarzanla nasıl başa çıkacağız derken, Allah’ın lütfu yardıma yetişecek galiba. Hadi inşaAllah:) Hafta sonu üç çocuklu misafirim vardı. Büyüklere her fırsatta darb eden, oyuncaklarını vermemeye çalışan, onlarla da oynamayıp kendi haline takılan oğlum, 14 aylık olan bebeği gidip gelip öpüyordu. Ben de fırsattan istifade hiçbir öpücüğünü kaçırmayıp hepsini takdir ettim. Bebek oyuncaklarına saldırdığında bile “anneee” diye bana sesleniyor, abilere yaptığı gibi elinden çekip almaya, bebeğe vurmaya kalkışmıyordu. Ben de “oğlum o daha bebek olduğu için anlamıyor, ver oynasın da ağlamasın” dediğim de, hemen verdi. Hem de her seferinde! Tekrar diyorum, hadi inşaAllah :)

Montunu kendi kendine giymeyi bile öğrendi(tamam, fermuarı çekemiyor henüz ama olsun:) ), evde canı sıkılınca montunu istiyor benden. Montu giyiyor, şapka ve atkıyı takıyor, “anne, ben bakkala gidiyorum” diyor, ne yapacaksın oğlum diyorum, “mama al gel” diyor. Bir de dönüp yüzüme üç kağıtçı bir gülümsemeyle “anneyi bırakıp gidiyorum” diyor velet:) Burada da çaresiz annenin arada bir sığındığı “bak seni bırakıp giderim” tehditinin etkisini görüyoruz.

Algılaları daha da gelişip, kapasitesi arttıkça insanı hem mutlu ediyor, hem şaşırtıyor. Böylece annenin de fazla canı sıkılmıyor, onunla yemek yiyor, oyun oynuyor, kitap okuyor, muhabbet ediyoruz. Babası gelince de gün içinde yaptıklarını bir bir anlatıyor, tabi bazen uydurmaca eklemeler yaparak.

Şaşırtan cümle ve kelimeler kullanıyor. Son birkaç haftadır her söylediğimiz kelimeyi tekrar etmesine alışmıştık ama bu sadece bir ses taklidi gibi geliyordu bana. Şimdi öyle gelmiyor, çünkü gayet bilinçli olarak kelimeleri cümlenin içinde kullanıyor, düşünerek konuşuyor, sorduğumuza cevap veriyor. Benim gündüz okuduğum hikaye kitabını açıp, akşam kendi kendine okuyor resimlere bakarak aklında kaldığı kadarıyla.(bazen de şekillerden uydurarak). Bunu ayrı bir yazı konusu yapmayı planlıyordum ama yeri gelmişken araya sokuşturdum işte. Oyuncak bir telefon almıştım, bizimki düzgün oynamaktan ziyade kırıp parçalamaya meraklıdır azıcık. Düzgün oynamazsan bir daha oyuncakalmam dedim, “adam gibi oyna?” dedi bana velet:) Kendi kendime amma güldüm, Seyyaf’ın bu lafı demesine değil ama, kendi komikliğime. Oyuncaklarla çocuklar oynar değil miydi, adam gibi oynamak nereden çıktı:) “Demek ki” ve “acaba” kelimelerine taktı bu ara. Sanırım ilk söylediğinde benim şaşkın ve sevinçli tepki vermem hoşuna gitti, devam ettiriyor. Ahşap puzzle arabasını takmaya çalışıyordu, parça uygun yere gelmeyince “demek ki öyle değil” dedi, oyuncaklarını bulamayınca da “acaba neyde?” diyor. Geçen gün “sen benim sözümü dinlemediğin için istediğin şeyi açmayacağım” dedim.” Dinledim anne, getirdim bardağı” dedi, hönk diye kaldım:) Böyle karşılıklı düşünerek konuşmak, diyalog kurmak ne kadar zevkliymiş. Darısı olmayanların başına:)

 

Categories: Seyyaf'ın Günlüğü | 6 Yorum

Merhametlilerin En Merhametlisine

“Allah’ım, bana evlat acısı yaşatma. Oğlumu da bana en çok muhtaç olduğu zamanlarda benim ardıma koyma!” Bugünlerde dilimde sürekli bu dua, aklımda tuhaf tuhaf düşünceler var. Hamileliğin hormonal etkisi mi, anneliğin hiç geçmeyecek olan yanı mıdır bunu dilimden düşürmememe sebep olan bilemiyorum. Hani çok önceleri de yazmıştım ya ““Mallarınız ve evlatlarınız sizin için ancak fitnedir(imtihandır)” diye, bunu düşünüyorum hep. İnsan bir kere anne olduktan sonra ölüme bile bakış açısı değişiyor, ölmek istememesinin en büyük sebebi arkasında bırakacağından korktuğu evladı oluyor.

Gidip gidip geliyor aklıma, ben ölürsem, şimdi şu anda oğlum henüz 26 aylıkken-iki numarayı düşünmüyorum, belki de onunla birlikte ölme ihtimalini düşünüyorum-? Babasıyla kalsa, üvey annenin eline mi düşecek? Tamam, olaya yeşilçam modunda bakıp üvey annenin ona türlü işkenceler edeceğini hiç hesaba katmıyorum bile. Ama ben bile kendi çocuğuma zaman zaman tahammül etmekte zorlanırken, o nasıl olup da bakacak benim el kadar bebeme? Hadi diyelim babasıyla kalmadı, anneanne ya da babaanne ihtimallerini düşünüyorum. Anneannesi ile yaşamaya başlasa, sevgi, ilgi, şefkat bakımından benden bile aldığının çok fazlasını alabileceğinden eminim. Ama nasıl yetiştirilecek? Şimdi bile dedesi saz kursuna göndereceğim diye espri yapıyor, namaz kılmayı, Kuran okumayı nasıl ve ne zaman öğrenir, bunları uygulayacak bilinçte yetişir mi, yani genel hatlarıyla İslami kaygılar güdüyorum. Babaannesi ile kalsa, İslami hassasiyetlere daha çok dikkat edileceğinden, erken yaşta namaz telkini, Kuran öğrenimi gibi şeylerle donatılıp yetiştirilebileceğini düşünüyorum.Ama babaannesi çocuklara pek tahammül edebilen birisi değil, kısıtlar mı, çok kızar mı, bam teline basarsa vurur mu, kendini köşeye sıkışmış hisseder mi diye endişe ediyorum.

Bakıp bakıp içleniyorum Seyyaf’a, nasıl da üzerine titriyorum. Beni çileden çıkartasa da, birazdan her şeyi unutup kaldığımız yerden devam ediyoruz. Annenin yerini tabi ki kimse tutamaz, korkuyorum. Benim gibi gün boyu onunla oyun oynar mı kimse? Sıkılsa da saatlerce kitap okur mu? Her türlü takıntılarına cevap verebilmek uğruna yarım saatlik işi 3-5 saatte bitirmeyi kim göze alır? İncinmemesi için bu kadar çaba kim sarfeder?

Bu düşünceleri kafamdan sıyırıp atmak için gün boyu deli gibi uğraşırken, bugün rastladığım bu yazı beni derinden yaraladı. Kanser olan bir annenin, her an ölüme yaklaştığını düşünüp tecrübe ederken, geride bırakacağından endişe ettiği bir oğlu var Seyyaf’tan 9 ay büyük. Son günlerde ne düşünüyorsam, onu bizzat yaşadığı hastalık illetinden dolay tecrübe eden annenin yazısını gözyaşları içinde okudum. Allah’tan onun için acil şifalar diliyorum, Rabbim kimseyi annesinden ayırmasın.

Ben böyle cedelleşip dururken bu düşünceler yumağında, Rasulullah’ın (S.A.V.) bir hadisini getiriyorum hep aklıma: “Allah’ın kullarına olan merhameti, bir annenin evladına olan merhametinden daha büyüktür.” Madem ki Rabbim bu kadar merhametli ve biz annelere verdiği bu merhamet ondan tecelli ediyor bize, bu kadar düşünüp üzülmenin, tabir-i caizse “doğmamış çocuğa don biçmenin” ne anlamı var değil mi? Geride kalanı da, göçüp gideni de o tayin ediyorsa, sadece iyi şeyleri ve hayrı temenni edip beklemekten ve yaşadığımız anın kıymetini bilerek geçirmekten başka yapacak ne var ki!

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Bize yazdığın kadere razı olabilmeyi nasip et…

Categories: Annenin Paylaşımları | 9 Yorum

İstanbul’da Doğum İçin Hastane Tavsiyesi

Seyyaf’a hamile olduğum dönemde genelde hamileliği ilgilendiren konularda okuyor, araştırıyor ve bu tarz forum, blog türü yerlerde dolanıyordum. Ve kadınların birbirine en sık sorduğu soru da “hangi hastane, hangi doktor” konusu oluyordu. Çünkü doğum başka bir şeye benzemiyor. Doktora güvenmek istiyor insan: İşinin ehli mi, güleryüzlü mü, sıcakkanlı mı,sezeryan yanlısı mı, işini severek mi yapıyor nerden seçtik bu mesleği der gibi  mi davranıyor, hastalarıyla ilgili mi, umursamıyor mu? Hastaneye de güvenmek istiyor: Öncelikle mesafe olarak yakın mı, genel tutum olarak sezeryana nasıl bakılıyor, herhangi bir komplikasyon olursa gerekli tıbbi donanıma sahip mi, paragöz bir hastane mi gereksiz masraflar çıkarıyor mu sonradan, yenidoğan bakım ünitesi nasıl, bebek doğar doğmaz yıkıyorlar mı siliyorlar mı, bebeğe mama veriyorlar mı yoksa anne sütünü çok destekliyorlar mı, bebek doktorları nasıl, kontrolleri yeterince iyi yapılır mı doğunca, doğumdan sonra hemen bir kenara mı atıyorlar hastayı yoksa ilgilenmeye devam ediyorlar mı?

Bu kadar çok soru olunca kafada, tabi ki hepsine de olumlu yanıt alabilecek bir hastane bulmak zor. Bana sorulduğunda nasıl bir yol izledik diye, aslında bu soruların şu an kafamda oluştuğunu, ilk doğumda böyle şeylerden bihaber olduğumu, sadece Allah’ın yardımıyla tesadüfen iyi bir hastaneye düştüğümü söyleyebilirim. Çünkü, doğumu gayet “normal” akışına bırakma taraftarıyız biz babası ve annesi olarak. Seyyaf’a hamileliğim boyunca sadece 3 kez doktora gittim, bunun birisi cinsiyet merakı, birisi acilen(nefes darlığı sıkıntısı çektiğim için sabahın 6sında gitmiştik) ve birisi de benim 4 boyutlu resim ya da cd elde edebilme merakımdan olmuştu. He, doktora gitmeden nasıl rahat ettin, tıp bu kadar gelişmişken ya anormal durumlar varsa neden önceden saptamaya çalışmadın denilirse de şöyle cevap verebilirim: Hafta hafta gebelik araştrması yaptım, hangi hafta ne yapmam gerekiyorsa (kan testleri, idrar tahlili, detaylı ultrason, şeker yüklemesi gibi) takip ettim ve yaptırdım. Bebek sürekli hareket halinde olduğu için, onu takip ettim; çünkü bu bebeğin sağlıklı olduğunu gösterir. Şu anda da iki numara için 6.ayımızı bitirdik ve bir kez doktora gitmiş bulunuyoruz.

Doğum sırasında nasıl davrandılar?

Konuyu bu kadar uzatmamın sebebi aslında şunu söylemek: Hastane için önceden araştırma yapmadığım gibi, her ay doktor kontrolüne giden birisi olmadığım için doktorları da tanımıyordum. Dediğim gibi Allah’ın takdiri! Biz ne kadar sezeryan düşmanıysak, hastane ve ekip de o kadar sezeryan düşmanı idi. Hamileliğimin 41. haftasını bitirdiğim için, en büyük korkum planlı olarak ve türlü bahanelerle sezeryana almaları idi. Çok duymuştum böyle hikayeleri günü geçen doğumlarda. Oysa biz ekibi boşuna ayağa kaldırmışız sonuna kadar direneceğiz diye. Zaten onlar da öyle sezeryan meraklısı değillermiş. Hastaneye yatırdıkları cuma günü, 12 saat suni sancı verilmesine rağmen herhangi bir hareketlenme olmadı bizim velette. Nöbetlerin değişmesiyle doktor ve ebeler değişiyor, ben hala sabit kalıyordum. Beklemede olduğum süre içinde muayene maksatlı bir kadın geldi ve sezeryan istediğini söyledi.Doktorlar kadını “keyfi sezeryan yapmıyoruz” diyerek gönderdiler. Devlet hastanesine de gitseniz böyle bir şeyle karşılaşamazsnız dediler. Bu ancak kısa yoldan para kazanmanın keyfini yaşamak isteyen kesip biçme meraklısı bazı özel hastanelere has bir uygulama belli ki! Ertesi gün hastaneye yatışımın üstünden 24 saat geçmişti, hala tık yok. Doktor nöbeti bırakıp giderken “yasal olarak 24 saati doldurduğun için sezeryan tercih etme hakkın var. Eğer beklemekten yorulduysan, sezeryan olabilirsin” dedi. Tabi ki itiraz ettim. Zaten doktor gittikten birkaç saat sonra sancılar kendini gösterdi. 6,5 saat geçmişti ki, bir tuhaflık olmaya başladı, bana bir şey belli etmeseler de oksijen tüpü getirip taktılar bana. Meğer bebeğin kalp atışlarnda sorun oluşmaya başlamış ama çok riskli bir noktada olmadığı için henüz, düzelme ihtimaline karşı beklemeye başlamışlar. Bir saatin sonunda hala düzelme olmayıp, daha da kötüleşmeye başlayınca apar topar sezeryana aldılar ve epidural sezeryan ile Seyyaf aramıza hoşgeldi. Ameliyat esnasında da gerek ekibin tıbbi müdahalesi, gerek esprilerle karışık beni mutlu etme çabaları ve bebek doğduğunda “gördün mü annesi, bu kadar işte. O kadar da kötü bir şey değil sezeryan” diye moral vermeye çalışmaları çok yerindeydi. Ve o anda sanırım yanında hiçbir yakının yokken bir anneyi en çok mutlu edecek tavır bunlardır. (Maksadım doğum hikayemi anlatmak değildi, nereden nereye geldik:) Nasıl muamele ettiklerini göstermek istedim hastanede ve nasıl normal doğum için sonuna kadar çabaladıklarını da.)

Doğumdan Sonra nasıl muamele ediyorlar- hem bebeğe hem anneye?

Bebeği rutin kontrollerinin ardından hemen getirdiler ve bebek hemşiresinin emzirme tekniklerini anlatmasıyla birlikte emzirme faslı başladı. Öyle bebeğe mama vermek filan yok, sanırım doğduktan sonra silmek yerine şöyle bir yıkıyıveriyorlar tam anlayamadım:) Eve çıktığımızda da hemen yıkayabileceğimizi, göbek bağının banyoyla bir zarar görmeyeceğini söylediler(hakikaten de Seyyaf’ı salı günü yıkadık, çarşamba günü düştü göbeği). Göbek bağı pansumanı hakkında da bilgi verdiler. Bebek bakımına yönelik birçok şey anlattılar daha. Bebeği kontrole doktor geldiği gibi, bebek hemşireleri de sürekli kontrole geliyordu. Sezeryan olduğu için doktorlar da benimle yeterince ilgilendiler. Yani ordan da tam not aldılar:)

Ücret olarak?

Sorup soruşturduğumuz hastanelere göre fiyatı da oldukça iyi idi. Çok uygundu yani, bir doğum için milyarlarca para vermeyi gerektirmiyordu..

Olumsuz yanı?

Bana kalırsa tek olumsuz yanı, doğumhane ile odalar ayrı katlarda olduğu için, kendi odanda sancını çekip, doğum başladığında doğumhaneye alınamıyor olmak. Ortamı şöyle düşünün. Çok geniş bir koridor boyunca odalar var, her birisi perde ile kapalı ve bu koridorun sonunda da doğumhane var. Ama bu koridor dediğim merdivenlerden çıkınca ulu orta görünen bir koridor değil, özel bir kapısı var ve dışarıdan açılamıyor, zile basıyorsunuz içeriden açıyorlar ve içeriye sadece doğum yapacak kadını alıyorlar. İşte en olumsuz yan da buydu. Yanımda kimse olmadan saatlerce bekledim ve ben 24 saati sancısız geçirdiğim için bütün sancı çeken, bağırıp çağıran ve doğuma giden kadınların seslerine şahit oldum, psikolojim daha sancı başlamadan bozuldu. Ama kendi sancısıyla giden biri için bu negatif bir etken değil bence.Sen zaten kendi sancından milleti duymazsın bile:)

Tüm kadro bayan

Biz buna çok dikkat ettiğimiz için hastane seçerken en büyük kriterlerimizden biri bu oldu. Doğuma çağıracağımız özel bir doktorumuz olmadığı için, gece gündüz ya da haftasonu doğum olur da kadronun o anki nöbetçi erkek doktorunun doğuma girme riski olur diye, tamamen bayanlardan oluşan hastane seçtik. Bu konuda hastane de oldukça hassastı zaten. Sezeryana alınma durumunda içeriden ameliyathaneye giriş vardı, çıkarken de “örtülü müsünüz” diye soruyorlar ki rastgele çıkarmamak için.

Netice:

Doğum işine benim gibi “normal” bakıyorsanız, bana da bebeğe de iyi davransınlar, güleryüzlü olsunlar, doğumdan sonra da kontrollerimizi iyi yapsınlar ve maddi olarak sömürmek için ellerinden geleni yapmasınlar diyorsanız size Güngören İlgi Hastanesi’ni tavsiye ederim.

 

Categories: Duyurular !, Hamileler için Pratik Bilgiler | Tags: | 8 Yorum

Duy da İnanma!

Haberlere göz atarken şöyle bir habere rastladım az önce: “İngiliz bilim insanları, anne sütünden veya biberon mamasından katı gıdaya geçişte bebeğin kaşıkla beslenmesinin obezite riskini artırdığı görüşünde.”

6 aylık Seyyaf'ın KAŞIKla yoğurt keyfi

Bu habere göre, İngiliz bilim adamları British Journal’de yayınladıkları araştırmalarında, bebeklerin anne sütünden katı gıdaya geçiş sürecinde küçük parçalar halinde verilen yiyecekleri ellerinde yerlerse, kaşıkla yedirilenlere göre daha az obezite riskiyle karşılaşıyorlarmış. Ben bir bilim kadını filan değilim, bu konularda araştırma yapmış da değilim ama yüzyıllardır uygulanan ve  neredeyse hiçbir zaman obeziteyle sonuçlanmayan bu tür “yemek yedirme şekli”ne, batı gibi obezitenin arttığı bir yerden tepki gelmesi doğrusu beni çok şaşırttı. Bizim annelerimize anneannelerimiz kaşıkla yedirmiş, biz de öyle yemişiz. Ben oğluma da kaşıkla yedirdim. Bir bebeğin yeme kapasitesini hesaba katarak ve salt karın doyurmak değil, vitamin kazandırmak maksatlı bir beslenme şeklinin KAŞIKla olması mı sorun yani? Yoksa, her şeyi hazır tüketmeye çalışmak, çocuklar biraz daha büyüyüp abur cubur yiyecek yaşa geldiğinde fast food dükkanlarından çıkmamak mı obeziteyi artırıyor? 6 aydan sonra pirinç unu, muhallebi vs gibi (anne sütü aldığı halde) yiyecekleri dozunu ayarlayamadan vermek mi yoksa?

Kusura bakmayın bilim adamları! O kadar çalışıp çabalayıp ortaya bir araştırma ve sonuçlarını sunmuşsunuz ama “duy da inanma” diyesim geldi. Siz üç beş çocukta araştırma yaptıysanız, ben yüzyıllardan bahsediyorum. Hodri meydan, var mısınız kıyasa :)

Categories: Annenin Paylaşımları, Anneler için Pratik Bilgiler, Duyurular ! | 8 Yorum

Ah Bu Sezeryan Merakı

29 Ocak Pazar günü eltim ikinci çocuğunu kucağına aldı. Çok şükür, normal yolla dünyaya gelen Elif bebek gayet sağlıklı, annesi de onun gibi sağlıklı olarak ertesi sabah hastaneden ayrıldılar. Tek problem(!) vardı ortada, o da Elif bebek biraz İRİ idi. Problem bebeğin 4,120 gr doğmuş olması değil, doktorun hastalıklı bakış açısıydı. Bu bebek, iri bir bebekti ve doğumda komplikasyonlar olmasın bıdı bıdı vs gibi gerekçelerle sezeryan olmasının daha uygun olacağını düşünmüştü. Allah’ın yardımı yetişti de Elif bebek hızlı çıktı, doktor müdahale edecek fırsatı bulamadan her şey olup bitti ve doğdu. Doktora göre ise durum şöyle idi: “eğer müdahale edecek vaktimiz olsaydı, ben sezeryana yönlendirirdim. Ya da senin takibini yapan doktor ben olsaydım, planlı sezeryana alırdım”. Yuh dedim ve hala neden bunları duyunca o doktorun odasına girip de iki çift laf etmedim diye pişmanım. Yahu yarım saatte doğum yapan, ertesi gün huzur ve sağlıkla evine giden, böylelikle evdeki kızına da, yeni doğan yavrusuna da rahatlıkla bakabilen bir insanı ne diye yarım insan haline getirmek isterdin ki! Sen 1,70 boyundaki kadının 4 kilo bebeği doğurmasını bile uygun bulmazken, 1,55 boyundakilerin 5,5 kilo doğurduğu günleri hiç mi duymadın! Ne biçim doktorsun ya da en önemlisi ne biçim insansın sen yahu! Nereden geliyor bu sezeryan merakı?!

Blogu takip edenler bilirler ki ben sezeryanla doğum yaptım(mecburi oldu, planlı değildi). O nedenle şu anda da normal doğum yapabilmek adına kısıtlı tercihlerimden birisini seçerek çok iyi bir doktor buldum ve kendisi doğal doğum akımını da destekleyenlerden. “Bundan 20 sene önce Zeynep Kamil’de çalışıyordum. O zamanlar sezeryan çok zor durumda kalınmadıkça başvurulan bir yöntem değildi. Doğuma alternatif ya da insanın kendi seçebileceği bir şıktan ziyade, mecbur kalındıkça uyguladığımız bir yöntemdi. Hatta öyle bir bakış açısı vardı ki sezeryana karşı, doktorun hastası normal değil de sezeryan yoluyla doğum yaparsa, doktora “bi hastayı doğurtamadı da sezeryan yaptırdı, beceriksiz” gözüyle bakılırdı. Bazen 5 kilo olurdu çocuk, 4-5 ebenin desteğiyle doğurturduk” dedi doktorum sezeryan üzerine konuşurken. İnsanların farklı bakış açılarının olması kadar normal bir şey yoktur tabi ama doğum-sağlık gibi konularda doktorların bu kadar zıt düşünceler içinde olması ve insanların sağlıklarıyla bu denli oynamaları beni çileden çıkardı.

3,800 ya da 3,900 olan bir bebeği normal yolla dünyaya getirmek sıkıntılı değil de 4 rakamını görünce neler oluyor anlayamadım. Hoş, onlara kalsa herhalde 3,5oo’ü geçmesi bile yeterli olacak sezeryan için. Sonra kadın haftalarca doğru düzgün yerinden kalkamayacakmış, biraz kendine geldiğinde bile yüksek yerlere uzanmakta, atlayıp zıplamakta, bir paspas silkelemekte, tuvalete gitmekte, çocuklarına yeterince bakabilmekte, evinde iş yapııp yemek pişirmekte sıkıntı çekecekmiş  çekmeyecekmiş ona ne! Böyle doktorları piyasadan sürseler keşke…

(Bu arada yazımı denk gelip de okuyan hamileler varsa şunu da özellikle belirtmek isterim. Gittiğiniz hastaneyi bir arkadaşınız vesilesiyle bulduysanız, önce arkadaşınızın nasıl doğum yaptığına bakın. Eğer hiçbir sorun yaşamadan, kendi sancısıyla gidip doktorların fazla müdahalesine ihtiyaç duymadan normal yolla bebeğini doğurmuşsa daha detaylı bir araştırma yapın. Çünkü örnekte de görüldüğü gibi, eltimin doğumu zaten Allah’ın izniyle kolay, kısa süreli ve müdahalesiz bir doğum oldu. Böyle bir durumda doktor ve hastaneden memnun kalınmış olması bir kriter değil; çünkü eğer bebek hemen gelmeye başlamasaydı, sezeryan delisi bir doktorun kurbanı olacaktı anne de bebek de. Bu yüzden çok daha iyi araştırmak, farklı durumlar yaşandığında nasıl müdahale edildiğini öğrenmek gerekir. Bu konuda Seyyaf’ın doğduğu hastane çok iyiydi diyebilirim. O da “hamilelere hastane tavsiyesi” olarak başka yazıya kalsın…)

 

Categories: Annenin Paylaşımları | Tags: | 10 Yorum

Seyyaf’ın Günlüğüne Notlar

Seyyaf kitapları pek yırtmaz, ama bizi gıcık etmek ya da dikkat çekmek için kitaplarımızı kitaplıktan alıp yere atar. Şu aralar pek atmıyor, kıvırmayı ve siyaset yapmayı çok iyi bilen oğlum “okuyorum anne”nin arkasına sığınır. Ben de ona “kendi kitaplarını oku,bunları elleme. Onlar babanla benim kitaplarım” diyordum. Beyefendi bugün kitaplarından birini eline almış, “anne, elleme! Benim!” dedi bana. Çok güldüm, sanki elinden alacak varmış gibi. :)

Seyyaf’ı uyuturken biraz da ben kestirmişim yanında.Uyandım, saat 12 olmuş bile.E daha namaz kılmadım diye kendi yatağıma da geçemedim. Bir de maillere filan göz atayım diye netin başına geçtim. Bir çıtırtı, kapı sesi geliyor, sinsi sinsi. Evde yalnız olunca, insan bir ürperiyor şöyle. Seyyaf’tır muhtemelen diyorum içimden-çünkü gece uyanıp yatağımıza gelir bazen. Karanlıkta koridorda giderken birisi yatak odamıza girip kapıyı arkadan kilitliyor! Evet, içeri girdi, sessizce kapıyı kapattı ve kilitledi. Bir an korku fimlerinde gibi oldum, uyanınca ağlayan çocuk mı daha iyi anlayamadım şimdi:)

Telefon müptelası oğlum, oyuncak telefonunu eline alıp hayali konuşmalar yapar her gün. Günde bilmem kaç yüz kere. “Baba, hıı, ı-ıhh ekmek yok evde. Bakkal ekmek al gel!” Karşı tarafta biri var sanırsın dinlesen, elinde gerçek telefon olsa, yanlışlıkla arama mı yaptı acaba diye bakacağım yani. “Alo, hı benim! bla bla bla(burada gün içinde yaptıklarını anlatıyor). Anne evde, al!” diyerek telefonu bana uzatıyor.

Dili net biçimde çözülmeye başladı şimdi. Sadece ben değil, başkalarının da anlayacağı netlikte konuşmaya başladı. Ama hala benim fonetik sıkıntılarım var. Yahu  çocuklar s harfini neden f diye söyler? Ya da çok saçma bir genelleme mi oldu, sadece benim velette mi var? Yoo, su’ya “fu” diyen kaç çocuk gördüm. Yok yani, s harfiyle bir derdi olmadığı belli, sıcak diyor soğuk demeye gelince “foğuk” diyor. Çocuk şarkıları öğretiyorum bu aralar “anne, başka şarkı Föyle” diyor. He bir de “kyem für” var. Beyefendi bir yerini acıttığında hemen krem sürmemi istiyor,bu alışkanlıkta poposu pişik olduğu bazı zamanlar kremlendiğinden geliyor. Akşam yine bir yerlerini yara yapmış “anne, yaya(yara) öp!” dedi. Benim oğlan da benim gibi, öpünce geçiyor sanıyor, ya da sahiden anne öpücüğü iyi geliyor. Beş on dakika sonra gelip “anne, hala acıyo” dedi. Hala mı? :)

Karanlıktan korkmayan oğlum elektrikler gittiğinde acayip bir tepki veriyor. Sanırım bir anda karanlık içinde kalmaktan ürküyor. İlk işi hemen kucağıma almamı istemek oluyor, ikincisi de “anne, mum yak”. Birden bire ışık gelince de acayip seviniyor. Sanırsn evde işi vardı da elektrik engel oldu. Çok hasta olduğu gün de öyle bir elektrik kesintisi oldu, ayağımda bütün gün sallanarak yatıyordu zaten, saatler sonra elektrik geldiğinde, ruh gibi yatan çocuk birden canlanmış gibi ayağa kalkıp “anne, ışık geldi” diye gülücük saçmaya başladı. Bugün bir de gelmiş bana “kombi aç!” diyor. Allah’ım ya! Sen kombiyi nerden biliyorsun dedim :)

Acayip üçkağıtçı bir yapısı var. Hoşlanmadığı durumlarda konu değiştirmeyi, kızılacak bir şey yapacakken yapmadan fark edip engel olmaya çalıştığımda sanki o işi yapmayacakmış gibi kıvırıp siyaset yapmayı süper beceriyor. Bazen 2 yaşında bir veledin böyle şeyler yapabilmesi beni şok ediyor ve toplum adına gelecekten korkar oluyorum:) Geçenlerde odasında Kuran okuyorum, elimden almak istiyor. Genelde yanında pek okutmuyor, onunla ilgilenmiyor olduğum için o anda, hiçbir şey okumama müsade etmiyor. Dikkat çekemediğini fark edince “anne, fu” dedi. Su vermeye gidince mutfağa, hareketlerinden fark ettim. Bizimki bir üçkağıt peşinde yine. Anladım ki suyu içip, benden önce odaya fırlamanın ve Kuranı almanın peşinde. “Suyunu bitirince tezgahın üstüne bardağını koy, gel” deyince, eli ayağına dolaştı. Suyu içmeden bir telaşla koydu tezgahın üstüne ve odaya fırlayıp Kuranı aldı. Neyse ki oğlumu iyi tanımışm :)

Categories: Seyyaf'ın Günlüğü | 5 Yorum

WordPress.com'dan blog alın. Tema Adventure Journal, Contexture International tarafından yapılmıştır.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 34 other followers