Seyyaf & Hümeyra

Hayırla Büyüyün…

Seyyaf “Has Kral”da!

Her ne kadar statükocu bir yapıya sahip olsam da sözkonusu değişik tatlarsa her zaman varım! Seyyafinannesi ve Seyyafinbabası olarak yöresel lezzetlere karşı zaafımız var :) Bu konuda yeni yerler keşfetmeyi de çok severiz. Genelde baba keşfeder, anneyi de mahrum etmez sağolsun. “Has Kral” da bu yerlerden birisi. Meşhur Hatay sofralarından bir lezzet: tuzda tavuk!

Benim oğluşum da henüz bir senelik ömründe bizim şu çeyrek asırlık ömrümüz kadar yiyecekler keşfetti denebilir(biraz abarttım mı ne). Tavuk sofraya gelmeden önce  kaşığı elinde zor bekleyen oğlum, bizden önce sofraya elini uzatmaya başladı bile. Sonuç: Gerçekten güzeldi. Gerek tavuğun içindeki o tuzsuz pilavdan-tuzsuz olması tam Seyyaf’a göreydi) gerek tavuğundan epey bir yedikten sonra etrafı batıran oğluşum, bir de kömbenin tadına bakıverdi ve yorumunu yaptı: “Hmm…” Genelde bir şeyi beğenirse böyle bir ses çıkarıyor kendisi :)

Hatalı bir ebeveyn miyiz? Bir yaşındaki bebeğe neler mi yediriyoruz? Ah biz! Bizi kınıyor musunuz ? O halde sizden saklamam gerek babasının Seyyaf’a verdiği acılı ezmeyi. Hem de ekmeği bandırıp şöyle “löp” diye. Gözleri kızarmaya başlayan oğlum hala elini uzatmaya devam etse de, ben seyyafinannesi olarak kıyamadım, sonrası mı? Koca bir bardak suyu içti tabi. Ama bir yaşına henüz girmiş oğlum farklı tatlar denemiş oldu. Tavsiye ediyor mu? Bence EVET! :)

Aralık 29, 2010 Posted by | Nerelerde Gezmiş, Seyyaf'ın Günlüğü | 3 Yorum

Hamilelikte İkili Test

Hamileliğin 11-14.haftaları arasında yani 3.aya tekabül eden zaman diliminde istenen test “ikili test” olarak geçiyor ve testin amacı bebekte down sendromu riski olup olmadığını saptamak. (Down sendromunun ne manaya geldiğini artık herkes biliyor, bilmeyenler için ise tıklayın.) Risk diyoruz çünkü hiçbir zaman için %100 denemez. Zaten bence hiç denemez çünkü “Rahimlerde olanı Allah bilir“. Tıbbın gelişmesi sayesinde artık bazı şeyler bilinebiliyor olsa da (cinsiyet gibi) yanılma payı her zaman vardır. Seyyaf 4,5 aylıkken doktor kız demişti mesela. Neyse mesele bu değil, lafı uzatmayayım.

İkili test şiddetle karşı çıktığım bir test ve doktorların bunu tıbbın ilerlemesi sayesinde çok güzel bir yeniliğe imza atılmış şeklinde sunması beni daha da çıldırtıyor. Neden? Bu testle bebekte down sendromu riskini tespit edebiliyorlar fakat müdahale sözkonusu değil. Amaç sadece öğrenmek, gerisi ebeveynin tercihine kalmış. İster doğurursun, ister aldırırsın diyorlar yani. Bu ne cüret! Benim hamileliğimde doktor bu testleri söylediğinde (ne manaya geldiğini çok iyi bildiğim için) istemediğimi söyledim. Doktor zaten beni ve eşimi görünce hiç ikiletmedi bile ” aa yaptırın gerekli” vs şeklinde. Halimizden o kadar belli ki kürtaj gibi bir olaya karşı oluşumuz. Bu durumda da sizden imza alıyorlar “kendi tercihimle yaptırmıyorum” şeklinde.

Bu test bana Hitler’in Nazi politikasını andırıyor. Neden? Saf ırk oluşturma çabası ve özürlü olana yaşam hakkı tanımama politikası yüzünden. Evet, herkes Hitler’in Yahudi soykırımı yaptığından dem vurur, sakat, engelli vatandaşların gaz odalarında imha edilişinden pek bahsedilmez, üstelik bunlar da genelde çocuklardı.  Şimdi bu ilerlemiş tıp, size özürlü olanı dünyaya getirmeme imkanı sunuyor(!), bir nevi ilahlık iddiası olarak adlandırıyorum ve Tıp dünyasından özür dilemiyorum!

Üstelik bu test sonucu riskli çıktığı için hamilelik süreci boyunca ağlayan anneler de biliyorum, o stresle geçen hamilelik sonunda ne kadar sağlıklı bir bebek doğurabilirsin sen esas onu düşün. He bir de işin şu boyutu var. Test riskliyse 3′lü test ve amniyosentez olarak devamı da yapılıyor ve bu, aylar sürdüğü için en son test sonucu geldiğinde artık gebelik sonlandırılamaz hale geliyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!

Velhasılı, ne inançta olursanız olun, benim kesinlikle tavsiye etmediğim ve daha da ileri giderek şiddetle karşı çıktığım bu testten uzak durmanız en iyisi. Daha sağlıklı bir hamilelik geçirmek adına bunu kendiniz ve bebişiniz için yapın. Bu ilerlemiş tıp dünyasından ancak müdahale edebilme sınırları içinde faydalanın. Ne gibi mi? Anne kansızsa, kan takviyesi gibi, tsh bozukluğu varsa ilaçla tedavi gibi, düşük riski varsa istirahat gibi. Sağlıcakla bebişlerinizi kucağınıza almanız temennisiyle…

Aralık 29, 2010 Posted by | Hamileler için Pratik Bilgiler, Sağlık-Testler | 4 Yorum

Bir Belgesel: Babies / Bebekler

Geçenlerde Gelenek vs. Ferber isimli bir yazı yazmıştım. Bu yazıda niyetim bebek yetiştirmenin tek bir yolu olmayacağı, farklılıklara açık olunması gerektiği, eskilerin her dediğinin demode görülmemesi gerektiği kadar yeni olan her şeye de “tu-ka-ka” şeklinde bakılmaması gerektiği gibi konulara el atmaktı. Bir de şu var: Bebek yetiştirmek kültürel bir olaydır. (Aynı kültür içinde bile her yörenin farklı uygulamaları olabiliyor) Her kültürün kendi sosyo-ekonomik koşullarına göre bir kültürü, yaşam tarzı vardır elbet, bu yaşam tarzının içinde nasıl çocuk yetiştirdiklerini göstermek adına böyle bir belgesel hazırlamışlar (Bu belgeselden haberdar olmamı sağlayan Sevgili Emel’e çok teşekkür ederim :) )

Belgesel 4 farklı kültürün bebek yetiştirme tarzlarını esas alıyor, bu bebekler bir sene boyunca izlenerek çekilmiş. Moğolistan’dan Nambiya’ya Kaliforniya’dan Japonya’ya 4 farklı kültür. Belgesele bayıldım, ama itiraf etmeliyim ki belgesel boyunca ” a ne çağdışı, a ne modern” kalıplarından tutun da ” böyle de yapılır mı canım, şunu da deneyebilirlerdi” gibi yorumlar yaptım durdum. Sürekli eleştirel bir gözle bakmaktan kendimi alamadım. Sınıflandırma o kadar yanlış ki! Birinin yaptığı bu modern(!) çağa uygunken diğerinin yaptığı çookk gerilerde kalmış bir nesle aitmiş gibi düşünceler! Ya da “bak bu işte, gördün mü bizim kültürde de bu var, olması gereken de bu. Ama diğeri, yok artık canım o da ne öyle.” Siz dikkatli olun, kafanızda hiçbir düşünceye mahal bırakmadan izleyin belgeseli. Gerçekten zevk alacaksınız.

Belgesele ulaşmak isteyenler için: bir tıkla, iyi seyirler…

Aralık 28, 2010 Posted by | Annenin Paylaşımları | 7 Yorum

Büyüyorum Anne!

Seyyaf’ın son zamanlarda bence en çok ifade etmeye çalıştığı şey bu: Büyüyorum anne! Evet oğlum farkındayım, o minicik bebek yok artık karşımda, ah bir dillensen de konuşsan değil mi? Dönüp “öyle eskisi gibi ağzıma verdiğin her kaşığı kabullenmemi, elime verdiğin her oyuncak parçasıyla dakikalarca oynamamı, oturduğum yerden saatlerce kalkmamamı beklemiyorsun herhalde” deyiversen değil mi? Ben de farkındayım ama işte kabullenmek biraz zaman alıyor. En çok da yemek konusunda…

Demiştim ki, büyüyüşüne tanıklık etmek çok güzel bir duygu. Gerçekten muhteşem, hastanede kucağıma verdikleri o 3 kilo velet yok karşımda farkındayım ve bu beni yer yer mutlu ederken, yer yer üzüyor. Neden? çünkü bir bebeğin masumiyeti, saflığı, süt kokusu, acziyeti yavaş yavaş kayboluyor. Her ne kadar çocuklar da masum yaratıklar olsalar da artık belirli huylar edinmeye başladıkları için, işinize gelmeyen hareketleri, önünü alamadığınız davranışları, kısacası siz her ne kadar yönetmeye çalışsanız da karşınızda bambaşka bir kişilik olması biraz annece yaklaşımla kaldırılması zor bir durum-sizi şimdiden anlamaya başlıyorum galiba anne-baba:)-

Yaklaşık bir aydır Seyyaf’a öyle canımın her istediğini yediremez durumdayım, ağzından geri çıkartmalar, ıh-ıh diyerek kafa sallayıp reddetmeler bir bebeğin artık büyüdüğünü damak tadının gelişmeye başladığını gösteriyor(şükür ki sağlıklı bir bebek oluşunun işareti bunlar)ama…işte ama’sı var. Bu kez de sürekli çorba içen, pilav üstü yemek yiyen bir bebiş oluveriyor. Eskisi gibi günlük meyve püreleri, yogurtlar vs rafa kalkmış durumda. alması gerektiği kadar vitamin alamadığını düşünmek zor geliyor ama Allah’tan anne sütü almaya devam ediyor. En büyük güvencem şuan için o. Bu mucizevi besin kaynağının onun bütün ihtiyaçlarını karşıladığına, hastalığının önünde bir engel vesilesi olduğuna öyle çok inanıyorum ki “aman yemezse yemesin, büyüyünce yediririm” gibi bir düşünce beliriveriyor kafamda. Sonra da şimdiye kadar alışmazsa büyüyünce beni mi dinleyecek şimdiden ıh-ıh diyen bu velet diyorum. Çık işin içinden. Neyse işte artık, her zamanki gibi saldım çayıra Mevla’m kayıra diyerek yemek işini de umursamamaya çalışıyorum.

Diğer konular? Evet, benlik geliştirmeye başlıyor, doğru. (“sen bir de beni 2 yaşımda gör anne muahahaha” dediğini duyar gibi oluyorum,çünkü 2 yaş çocukluğa geçtiği dönem BEN yaşıdır. “Ben yicem, ben gitcem, ben alcam, bırak ya elimi ben yürücem” vs.) Kıyafet giymekten nefret ediyor mesela, çıkartmak IN, giyinmek OUT. Dışarıya gezmeye gitmek en büyük tutkularından birisi. Eve girmek OUT, parka gitmek IN. Sofrada yemek OUT, gezerek yemek IN gibi. Bir önceki yazımda da dediğim gibi kendine güven duygusu geliştirebilmesi için ben ne kadar az müdahale edersem o kadar iyi. O yüzden ben çoğu zaman hiç karışmıyorum. Oyuncaklarıyla oynarken de “oğlum, o oraya değil buraya konur” gibi çabalarım yok, öğretmeye çalışmıyorum, kendi kendine öğrenebilecek kapasitesi var çok şükür. Her zamanki söylemle hareket ediyorum ve “Özgür Bırak“ıyorum. en son yemek konusunda da öyle yapmaya karar verdim.

Aralık 28, 2010 Posted by | Annenin Paylaşımları | Yorum yapın

“Kitapsever Anneler”in “Kitapsever Çocuklar”ı İçin

İnsanın bu hayatta bir şeyleri öğrenmesi, ilgi odağı olmasıyla çook yakından alakalı bir durum. Bazen bir şey öğrenirsiniz, size “ohoo, eskidi o haber, anca mı haberin oldu”, “Üsküdar’da sabah oldu, uyann!” şeklinde karşılıklar verirler.Evet, doğrudur yeni öğrenmeniz suç mu? Sonuçta öğrenmişsiniz işte.Bu öğrenme neden bu kadar geç oluyor? Çoğu durumda eskiden ilginiz olmayan bir konudur da artık sınırlarınızın içine girmeye başladığı için gözünüze batmaya başlamıştır. Benim durumumda olduğu gibi. Ben kitap okumayı çok seven biriyimdir, kendimi bildim bileli kitap okurum. Cin Ali’lerle, Ayşegül’lerle başlayan kitap dostluğumuz her çeşit kitabı içine alaraktan, kartopu gibi gittikçe büyüdü çok şükür ki. Ama çocuk kitapları, bebek kitapları konusunda zır cahildim. Ne zamanki Seyyaf bir yaşına geldi, ona kitap okumak, onu da kitaplarla haşır neşir etmek lazım artık diye karar verdim, kipitap.com’la tanıştım. (Ben kendi kitaplarımı kitapyurdu’ndan sipariş veriyordum. Gerçi Seyyaf\’ın ilk kitaplarını da ordan sipariş ettim ama neyse)

Kipitap, çocuk kitapçısı olduğu için, yaşlara göre sınıflandırmalar yapması, çok çeşit kitap içermesi, yorumlar bulundurması, günlük indirimler uygulaması gibi nedenlerden ötürü benim çok dikkatimi çekti. Canınız sıkıldığı anda bile siteye uğrayarak kitapları tanıyabilir, gerektiği zamanlarda(ya da paranız oldukça:) ) sipariş verebilirsiniz. Sitede gezinip, kitapları incelemek çok zevkli oluyor.

İlgilenenler için : kipitap\’a bir tıkla ulaşın!

Aralık 25, 2010 Posted by | Annenin Paylaşımları, Kitaplar ve Okumak Üzerine | Yorum yapın

“Kendine Güven” Duygusu

Psikoterapistlerin en sık sorduğu ve halkın diline espri olarak doladığı “çocukluğunuza inelim” cümlesinden alarak yazacağım bu yazıda, çocukluktan da ziyade bebekliğe ineceğiz hep beraber. Öyle klasik “ağaç yaş iken eğilir” diye atasözümüz bile var bizim ayol, buna rağmen insanlar çocuk 4-5 yaşına geldikten sonra eğitmeye çalışıyorlar o zaman da geç kalınmış oluyor edebiyatına girmek değil niyetim. Kitapta yeni okuduğum bir şeyden yola çıkarak, bebekliğinden itibaren nasıl özgüven aşılanır, onu birlikte mütalaa etmek.

Kitabımı daha önceki yazılarımı okuyanlar bilir, çünkü buaralar elimde bu var. Zaten kitap öyle bir iki gün içinde okunacak bir kitap da değil. Ay ay bebek gelişimini anlattığı için, her ay yeni bir kısmını okuyarak ilerlenecek bir kitap. (Benjamin Spocks- Bebek Bakımı ve Çocuk Eğitimi) Kitapta şu özette bir ifade vardı:

İlk çocuklar ikincisine göre daha pasif, daha özgüvenden yoksun olabilir. Bunun sebebi olarak ailenin ilk çocukta o heyecandan, acemilikten ve biraz da daha çok vakit ayırabilmekten, bu ilk çocuğun her hareketine müdahale etmeleri gösterilebilir. yürümeye çalıştığı anlarda düşmesin diye, yürüdüğü anda koşarken bir yerini incitmesin diye, çekmeceleri karıştırırken parmağı sıkışmasın diye, yemek yerken üstüne dökmesin diye derken her harekette bir müdahale olması, çocuktaki çabalama güdüsünü yok etmeye başlar ve her şeyi hazır bulur hale geldiği için pasifleşir. Aynı zamanda da her zor durumda etrafında müdahale eden birileri olduğu için kendine güven duygusu tam olarak gelişemez.”

Haddim olmayarak yazarın bu sözlerinin altına imzamı atıyorum. Bebeklikten başlayan bu süreçte, Seyyaf’ı genelde serbest bırakmayı tercih ettim ama bu yazıyı okumadan da önceydi- e birazcık psikoloji bilelim de mi o kadar okuduk :) – Şimdi çoğu işini kendi halletmeye çalışıyor ve başarıyor da, tabi ki dikkat çekmeye çalıştığı anlar hariç. O anlar da yapabileceği çok basit şeyleri bile yapamıyormuş gibi davranıyor. Ben ona balık tutmayı öğretme çabasındayım. Nasıl yapacağını gösteriyorum bazen, o da yetiyor. hee yapamayacağı şeyler olmuyor mu?Mesela uzanamadığı yerler, kaldırmaya çalıştığı kendinden daha ağır nesneler? Tabi ki oluyor. Bu gibi durumlarda da benim yöntemim şu: “Bu hayatta öyle her istediğini elde edemezsin, bunu öğrenmelisin. Buraya boyun yetmiyorsa yetmiyordur, demek ki uzanmayacaksın. Neymiş efem, bu hayatta ayağını yorganına göre uzatacakmışsın” diyerek dikkatini başka şeye yöneltmek.

Bebekler ne kadar az müdahale ederseniz o kadar güzel öğreniyor ve o kadar çok çabalıyorlar, kendi kendilerine takılsın bırakın. Zararlı olmadığına inandığınız durum ve ortamlarda serbest bırakın onları ( Set Them Free!):) Yapabilirsin, edebilirsin, gidebilirsin gibi motivasyon sözcüklerini daha minicik bir bebekken bile kullanmaya başlıyabilirsiniz. Nasılsa bu veletler büyüyünce bize dönüp “Ben yapabilirim anne!” demiyecekler mi, ne diye kendimizi bu kadar kasıyoruz o zaman :)

Aralık 25, 2010 Posted by | Çocuk Psikoloji | 4 Yorum

Ferber’de Son Durum

Bizim Ferber hikayemizin 3.gününde kalmıştık bir önceki yazımızda(Yazı dizisi gibi oldu bu Ferber, ya da yılan hikayesine mi döndü diyeyim bilemedim). Bugün tam bir hafta oldu. Sonuç ne oldu: Denildiği gibi tamamen oturdu, bitti diyemesek de, büyük bir oranda başarı sağladık. Ama bu çığlık atmalar ne zaman bitecek, onu bilemiyorum. Yatağa konulduğu anda (bazen tabi, her zaman yapmıyor) bir çığlık atıyor, bu “göğüste uyumak iyi oluyordu, bu yatakta neyin nesi” çığlığı oluyor sanırım. Sonra susuyor, bir dakika bile sürmüyor. Gündüz uykularında daha çok emerken içi geçiveriyor, beşiğe konulduğu anda da ya devam ediyor uykusuna, ya yine bir çığlıkla ara verip, öyle devam ediyor. Yani sanki tam anlamıyla kendi kendine uyuyor gibi değil de olayı göğüste uyumak şekline çevirmeye çalışıyor. Yani bizim velet bizden uyanık çıktı :)

Velhasılı, rutindeki en son işlem emzirmekse eğer-bizim durumumuzda olduğu gibi- iş biraz daha değişik oluyormuş bunu gördüm. Şimdi de emzirme faslı 20 dk filan sürüyor çünkü. 8:30′da rutinlerle beraber emzirmeye başlıyoruz, 9′da uyumuş oluyor. sonrası ise belirsiz, kimi zaman bütün gece 2 kez uyanırken, kimi zaman 4 kez uyanıyor. Burda şunu fark ettim, gerçekten gece uykularını gündüzki beslenme ve aktivite çok etkiliyor. Daha önce de bir yerde okumuştum, Seyyaf gece çok sık uyandığı için ben sinir oluyordum, gündüz beslenmelerine dikkat edin diye okumuştum. Eğer Seyyaf’ı -bugün olduğu gibi- gündüz dışarı çıkarıp gezdirirsem, açık hava alır da biraz rahatlarsa, gün içinde de yemeklerini güzelce yerse gece öyle sık sık uyanmıyor. Artık tamamen çığlıksız uykulara geçildiğinde belki bir kez daha yazarım, “the end” diye :)

Bu da benden size nacizane bir tavsiye olsun. Havaları güzel gördüğünüz an hemen bebeğinizi dışarı çıkarın. yok benimki daha küçük, yok hava esiyor bugün vs demeyin. Hava alması lazım onların da, eve hapsetmeyin. Hele benimki gibi artık bir yaşına gelmiş ve dışarıya çıkmayı anlıyorsa, gidelim dediğinizde direk elinizi tutup dış kapıya doğru yürüyorsa, sadece hava aldırmak için değil, bebeği sıkıcı ev ortamından kurtarmak için de dışarı çıkarın. İlla park alanı gibi bir yer olması gerekmiyor yaşadığınız yerde, kapı önünde bile dursalar yetiyor veletlere.

 

Aralık 25, 2010 Posted by | Annenin Paylaşımları, Seyyaf'ın Günlüğü | Yorum yapın

Lohusa Depresyonu

Kimine göre modern kadın icadı, kimine göre ilk bebekten sonra kaçınılmaz bir durum, kimi adını bile duymamış olsa da bence lohusa depresyonu ilk doğumun ardından yaşanılması çok normal bir süreç. Neden?

O kadar çok sebebi olabilir ki bunun, tek tek sayamam elbet ama özetle şöyle söyleyebilirim:

  • Bağımsız havalarda gezerken birden kucağınızda tamamen size bağlı, aciz ve her dakika sizden medet uman bir varlık
  • O varlığı dünyaya getirene kadar girdiğiniz o tuhaf şekiller, aldığınız ve size yapıştığı için veremediğiniz kilolar dolayısıyla aynaya baktığınızda kendinizle barışık olamayacak kadar kendinize yakıştıramadığınız bir vücut yapısı
  • Uykusuzluktan gecesi gündüzüne karışmış bir tazeanne
  • Doğmasını sabırsızlıkla beklediği halde, doğumun ardından “tamam ben göreceğimi gördüm, biraz büyüsün biz takılırız kızımla/oğlumla” diyen bir eş-baba
  • “Bu kadın birazcık dinlensin, daha yeni doğum yaptı” demeksizin eve bebek görmeye-geçmiş olsun’a gelen konu-komşu-akraba
  • “Eve bir bebek gelmiş olabilir ama bizi de temizlemen gerekir” diyen evin odaları, wc/banyosu,mutfağı
  • “Eee, bebek geldi diye yemek yemeyecek misiniz?” diye seslenen tencere,tava,sebze,meyveler

vs,vs,vs… Eve geldiğinizde bebeği her dakika seyretmek istersiniz, emzirir yatağına koyar, uyurkenki o masum surat ifadesini, gülümseyişlerini uzun uzun incelersiniz. Bu varlığın evinize nasıl da neşe getirdiğini düşünürsünüz, ama…Birkaç gün geçer, birkaç hafta…Tek başınıza kaldıysanız hele bu süreçte, hele bir de bebeğiniz emmeyi çok severken uyumayı reddediyorsa, eşiniz bu değişikliği tam hazmedememiş ve her şeyin eski düzende olmasını bekliyor, bu şekilde olmayınca da huzursuz olup, bir de sizi anlamadan bunu sizin o yorgun bitkin tavrınızın üstüne ekliyorsa…Eyvah! Nasıl bir şey mi bu lohusa depresyonu? Kendinizden geçersiniz, sanki her şey bitmiş “ben” diye bir şey kalmamış artık, diye düşünürsünüz, ne yemek ne içmek aklınıza bile gelmez çoğu zaman-sırf sütüm olsun diye yersiniz-, uykusuzluktan zombie gibi dolanırken, sebepsiz yere ağlamalar sarar sizi. Ağlarsınız ama duramazsınız. İşte bu tipik lohusa depresyonu! Asabi olursunuz, herkes sizi anlasın, kimse sizi yargılamasın, size herkes yardımcı olsun, kimse sizden beklenti içinde olmasın istersiniz. Birileri gelsin evin işini, yemeğini yapsın, eşinize bu sürecin geçici olduğunu, nasıl ki siz eve gelen bu veletle yeni bir düzene alışmak zorundaysanız-üstelik siz kendi nefsinizden fedakarlık yaparak katlanıyorsunuz-onun da bu sürece alışması ve size destek olması gerektiğini anlatsın istersiniz. Etrafınızdakilere dert anlatmak istemezsiniz, çünkü siz dertlendikçe “hmm geçecek yaa sabret, olur böyle şeyler” demeleri boş bir teselli sözcüğü gibi gelir, aslında öyle olmasa da…

Ben mi? Evet, lohusa depresyonunu tecrübe ettim, fena bir biçimde hem de. Seyyaf tam da tabir ettiğim gibi emmeyi, göğüste uyumayı tercih eden, ama çoğu vakit benim “bebek dediğin emer, uyur” düşüncemi boşa çıkaran bir veletti. Seyyafınbabası, her şeyin eski düzende devam etmesini bekleyen bir eşti. Seyyafınannesi-yani bendeniz-, hem sezeryan doğum yapmış, hem de yazısında bahsettiği gibi yaralar içinde kıvranmış bir tazeanneydi. Öyle canının istediği anda uyuyamayan, bırakın uyumayı şöyle bir ayağını bile uzatıp oturamayan, bir odanın bir köşesinde saatlerce oturup, anacığı gelse de bir tas sıcak çorba getirse diye bekleyen bir taze anne.Kimsenin tesellisi ona iyi gelmiyordu, çünkü herkes aynı şeyi söylüyordu: “Hepimiz bunları yaşadık, geçecek, hele bir 40′ı çıksın bak nasıl her şey eskisine dönecek” Herkesin bu sıkıntıları çekmiş olması onu rahatlatmıyordu. 40′ı çıkınca bunların geçecek olması bir ütopyadan ibaret geliyordu. Ta ki bir gün kendisinden 3 hafta önce 4. çocuğunu doğurmuş bir tanıdığı arayana kadar:

“Sevgili Seyyafinannesi;

Şimdi kendini o eve, o odaya hapsolmuş gibi hissediyorsun değil mi? Benim ömrüm hep böyle mi geçecek bundan sonra, diye düşünüyorsun değil mi? Bu yeni durumu hazmedemiyorsun ve şuan bu sıkıntılardan dolayı kucağındaki bebek sana o kadar da sevimli gelmiyor değil mi? Ama sana bir şey söyleyeyim mi? Bunlar gerçekten geçecek ama geçtiğinde senin oğlun bir daha 1 aylık olmayacak, büyümüş olacak, onun öyle gözlerinin içine baktığını bile hissedemediğin minicik halini göremeyeceksin bir daha, böyle süt kokmayacak bir daha…Şimdi içinde bulunduğun anı doya doya yaşamaya bak, oğlun bir daha 1 aylık, 2 aylık olmayacak…”

Şiir gibi gelen bu konuşmayı yapmadan önce, ona hiçbir şey dememiştim, ağzımı açıp tek kelime dert yanmamıştım. Nasıl olur da içimden geçenleri bana söyleyerek beni teselli edivermişti? Evet, teselli edebilmişti, çünkü diğer teselliler gibi sahte gelmemişti. Neden mi? Dedim ya, ben ona hiçbir şey anlatmazken böyle söylemesi, demek ki gerçekten böyle oluyormuş, insan böyle hissediyormuş dedirtti bana. ve o an düşündüm, gerçekten Seyyaf’ın ilk bir ayı nasıl geçmişti, tam olarak neye benziyordu oğlum! Aman ya Rabbi! Oğlumun bir ayını kaçırmıştım bile işte.

Neden bu kadar geyik mi yapıyorum? Lohusa depresyonuna girenler için söylüyorum, çıkın o depresif halden, bebeğinizin o ilk ayını kaçırmayın, geçmeyecek olsa da o günler o anını yaşamaya bakın. Allah’a hamd edin, sizin yaşadığınız anı yaşamak için tüp bebek vs gibi yollara başvuran, yıllarca uğraşan insanları düşünün. Bir bebeğin özlemini çekenleri…Ve nasıl sağlıkla bebeklerinizi kucağınızda tuttuğunuzu düşünün. “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur”(Ra’d,28) ayetini düstur edinin.

Aralık 23, 2010 Posted by | Anneler için Pratik Bilgiler, Annenin Paylaşımları | 11 Yorum

“Çocuk Yapmak” değil “Çocuk Doğurmak”

Hiç sevmediğim bir söz öbeğidir bu: Çocuk yapmak! Bazen halk arasındaki ağız alışkanlığından ileri gelip, kullandığım zaman bile kendime kızarım. Biz çocuk yapmıyoruz doğuruyoruz. Yapmak derken evet belki kimsenin “ilah”lık iddiası yok, hatta söylediğinin ne anlama geldiğini bilse belki ürperecek ve koca bir ha-şa çekecek ama sevmiyorum işte. Yapan, yaratan var, yoktan var eden…Biz doğuruyoruz, dünyaya gelmesine bir vesile bir aracız hepsi bu.

Hani kadınlar aralarında konuşurken birbirlerine sorarlar, “kaç çocuk yapcan,bi dahakini ne zaman yapcan? vs.Bu devirde zaten 2′den fazlası çoktur ya, iki tane yapacaksın bitecek, üçüncüyle hayat zor-çünkü bu kadınlar ilk ikisinin rızkını kendileri verdiklerini sanır ya, üçüncü olursa rızkını verememe endişesi taşırlar!-Bazen öyle kadınlar görüyorum ki şöyle diyorlar:”Ben bi tane daha yapıcam, yeter “(hee yani bunu sen yaptın, iyi eline sağlık fena olmamış!) “Ay yok, ben 2 tane yaptım işte, daha çocuk mocuk yok.” (bu ikisini sen yaptın demek, iyi de büyüğü biraz zayıf yapmışsın bi rüzgar çıksa uçar bu, küçüğü de biraz uzun ama neyse yıkayınca çeker!)

Tabi kadınlara yaklaşımım böyle sert değil hiçbir zaman:) Bunlar iç ses. Çoğu yurdum insanı farkında bile değil söylediğinin ne manaya geldiğinin. Asıl yazmak istediğim de tam olarak bu değil. Samimiyetine inanamadığım, din adına ince,takvalı olayım derken bu inceliği fazla abartılı bulduğum söylemleri yazmak niyetim. Ne midir? Şudur:

Yeni evlilerle diyaloglarımız:

Seyyafinannesi: Kaç çocuk istersin?

Yeni evli: Allah ne kadar verirse.

Seyyafinannesi: Ne zaman düşünüyorsun bebek doğurmayı?

Yeni evli: Allah ne zaman dilerse.

Amenna, anladık çok takvalısın, ben onu sormadım ki. Tabi ki Allah ne zaman ve ne kadar dilerse o kadar olacak, ne verdiğini-ay ben kürtaj yaparım cart curt diyerek- geri çevirebilirsin, ne kendi istediğin zamanda istediğin kadar bebek doğurabilirsin. Ama insan kader mefhumu var diye plan yapmaz mı? Ben zaten sana düşünceni soruyorum kardeşşş, düşünmeyi de yapabiliyorsundur herhalde!

Neden mi bu kadar abartıyorum? Bu inceliği abartılı(!)bulduğum için. Bu insana akşama ne yemek pişireceksin dediğimde neden Allah ne dilerse demiyor, ıspanak, pırasa vs… Niye? E sen bir plan yapıyorsun, bir düşüncen var,Hee olup olmaması tabi ki Allah’a kalmış. O yüzden inşaAllah deyin diyor hadiste Allah Rasulu(s.a.v.).

Ol sebebten, çocuk yapmak diyerek Allah’ın işine farkında olarak ya da olmayarak karışanların da, çocuk konusunda muttaki(!)duruş sergileyeceğim diye ipin ucunu kaçırdığını düşündüğüm insanların da  bu yazıyı okumasını çok isterdim :)

Aralık 22, 2010 Posted by | Annenin Paylaşımları | 2 Yorum

Bebeklere Su Verilir mi?

“İlk altı ay sadece anne sütü alan bebeklere su vermeye gerek var mı?” Annelerin birbirlerine ve doktorlarına en sık sordukları sorulardan biri budur. Genelde doktorların cevabı “hayır” olur, nedenleri de “anne sütünün %70′inin zaten su olması, bebeğin gereken sıvı ihtiyacını bu şekilde karşılamış olması, sütün hem beslenmeye hem de sıvı ihtiyacını karşılamaya programlı olduğu, sadece anne sütü alıyorsa su verildiğinde midede şişkinlik yapıp daha az emmesine ve dolayısıyla emilmeyip uyarılmayan anne göğsünün süt üretiminin azalmasına sebep olacağı” gibi etkenler olarak gösterilir. Doğrudur. Ama…

Evet, birçok şey gibi bu olayın da ama’sı, ama’ları var. Doktorların da dediği gibi, eğer çok sıcak iklimi olan yerlerde yaşıyorsanız ya da bebeğinizi çok sıcak havalarda emziriyorsanız-bu seneki yaz sıcağını düşünün nasıl kavurmuştu- su takviyesi yapabilirsiniz. Anne sütünün yanında mama veriyorsanız ek olarak, su da vermelisiniz. Ama sadece anne sütü alan bebekler için soruluyor zaten bu su verme olayı, o nedenle bu maddeyi es geçebiliriz. Bebeğiniz emzik kullanıyorsa ve siz bu emzik kullanma olayını tatlıya bandırıp, vermek şeklinde yapıyorsanız. İşte dananın kuyruğunun koptuğu an! Bebek her seferinde, bala, pekmeze, reçele bandırılıp verilmiş emzik kullanırsa elbet susar ve bu durumda anne sütü yeterli olmayabilir su ihtiyacını karşılamada. Sonra bebekte rahatsızlık oluşur. Bir arkadaşım “ben çok bilmişlik yapıp, anne sütü alıyor ya su vermeme gerek yok demiştim etrafımdakilere, ama sonra rahatsızlandı, doktora götürdüğümüzde böbrekleri mi susuz kalmış ne anlamadım. Su verilmeli bence doktorlara bakma sen!” demişti, ama atladığı bir nokta vardı. Bebek doğduğundan beri emziğini bala batırıp veriyordu. (Buarada siz böyle bir uygulama yapmayın, normalde emziği tatlıya batırıp vermek iyi bir şey değil, çok çaresiz kalırsanız o başka tabi :)  Tıklayın. )

Eğer bebeğinizi ilk altı ay sadece anne sütü ile besliyorsanız su vermenize gerek yok. -Vermenin de bir sakıncası yok tabi, suyun zararı olmaz,sadece aç olmadığından eminken verin ki suyla midesi şişmesin, o daha çok minik.- Bebeğinizin susuz kalması gibi bir endişeniz varsa, bezini kontrol edin. Eğer bezi çok kuru kalmıyorsa-günlük 4-8 kez bezini ıslatıyor olması lazım-korkmanıza gerek yok, yeterli sıvıyı alıyor demektir. (Seyyaf yaz sıcaklarında bezini eskisinden çok daha az ıslatmaya başladığında, ben susuz kaldığından endişe etmiştim, ama sonradan öğrendik ki, aşırı terlediği için vücut suyu böyle atıyormuş. Gerçekten gece boyu 3 kez çamaşırını değiştiriyorduk, o kadar terliyordu yavrucuğum.) Son olarak; kaynağını hatırlamadığım bir hadiste hem yiyecek hem içecek yerine geçen tek besin kaynağının süt olduğunu okumuştum, bunu da ilave etmek istedim.

Aralık 22, 2010 Posted by | Bebek Bakımı | Yorum yapın

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 42 other followers