İşgüzar Seyyaf İşbaşında!
Oğlum diye söylemiyorum, elinden her iş gelir. Anneannenin mendiliyle zigon sehpanın üzerine çıkıp, ulaşabildiği vitrin raflarını
siler, bulduğu peçeteyle önce ağzını burnunu,sonra kitaplık raflarını siler, işi bitince peçeteyi yırtar atar, elektrikli süpürgeyi alır yerlere yatarak çekyatların,dolapların altını süpürür, makineye çamaşır doldurur-bkz.Şekil-A- onları çıkarır,asar, astıklarımı da geri indirir “biyy biyy” vs…Halihazırda 16.ayından küçük kızı olanlara duyurulur
Dedesi “Bu(buradaki bu ben oluyorum) da çocuğu …gibi yetiştiriyor” dedi dün, dedikodu olmasın diye isim vermiyorum tabi. Bu üçnoktalı şahsiyet erkek çocuklarına ev temizliğinden yemek yapmaya kadar her şeyi öğretmiş olup, onları bir evkızı edasıyla büyütmüş, sonra da sefasını sürmüştür. Daha önce de yazdığım “ilk çocuk kız mı erkek mi” konusunda değindiğim gibi anneye yardımcı olmanın neresi kötü, ha kız ha erkek. Abartmadan, rolleri karıştırmadan yapabildiğini yapsın. Hele şimdi Seyyaf oğlum daha iyi algılamaya başladığından, itiraf edeyim ki kullanmaya başladım bile.-işte pragmatist anne örneği:seyyafınannesi!- Oyuncaklarını kendisi toplayıp, odasından başka yerlere fırlatmışsa gidip yerine yerleştiriyor, başörtüleri çekmeceye kendisi koyuyor, mutfak çekmecelerinden ne aşırdıysa onları da yerine koyuyor.
24 saatini oğluyla geçiren bir anne olarak onu gözlemleme şansına sahibim çok şükür ki. Ve şunu fark ettim, Seyyaf acayip derecede düzenli bir yapıya sahip. Hatta düzen mi takıntı mı diye düşündürecek derecede. Nasıl mı? Örnekler:
- Çekmeceye kıyafet yerleştirdiğinde, eğer kenarından sarkıyorsa, tekrar açıyor çekmeceyi, iyice düzeltip öyle kapatıyor.
- Tartının yerini değiştirmiştim, 5 dakika sonra odaya girdiğimde, tartı yine eski yerine gelmişti ve evde ikimizden başka kimse yoktu.-perili ev’de yaşamadığımıza göre:)-
- Ev terliklerini yerine dizerken, yamuk duran, ya da biri diğerine değen varsa hemen düzeltiyor.
- Emmek istediğinde dolabını açıp, hep aynı yastığı getiriyor.
- Anneannesi iki tane araba almıştı oğluma, poşetin içinden çıkarıp oynuyordu, sonra odaya gittiğimde yine poşetin içine girmiş buldum arabaları.
- Her ne kadar kitaplıktaki kitapları yere serse de, geri toplayıp aynı yerlere dizmeye çalışıyor,beceremezse tabi ki anneden yardım istiyor.
vs…gibi çoğaltılabilecek türden örneklerle 17.ayına doğru giden bu “erken çocukluk” dönemindeki toddler veledim beni şok ediyor. He bunlar işin güzel tarafı-obsesif kompulsif durumu olmadığı müddetçe-. Bir de “işgüzarlık” boyutu var. Binbir gayretle yaptığı için, kırılmasın diye her seferinde teşekkür ve alkışla karşılık verdiğim durumlar bunlar. Hiç istemediğim halde ellerim köpük içindeyken fırından çıkarıp tepsileri uzatması, üşenmeyip yatak odasından tartıyı alıp, evin neresindeysem beni bulup getirmesi, başımda zaten halihazırda bir örtü varken, çekmeceden ikinciyi çıkarıp uzatması ve daha birçoğu. Öyle keyifle ve gülümseyerek yapıyor ki, sonra da bakıp kendi kendine alkışlıyor ki mecburen her ne koşulda olursam olayım almak ve teşekkür etmek durumunda kalıyorum.
İşte benim ev işlerinde anneye yardımcı, bazen gereksiz işler peşinde koşan, bir taraftan yaparken diğer taraftan yıkan oğlum…Artık 16. ayını da geride bırakmaya hazırlanıyor. Hayatında daha neler değişecek, benim hayatımda neleri değiştirecek ve daha kaç çeşit huyu çıkacak bakalım…
Napoliten değil “DEDE”
Bizim küçüklüğümüzde bu kadar çok çikolata çeşidi yoktu. Şimdilerde her gün yenileri ekleniyor, bitter’ler, beyaz’lar, üçgenler, kareler, karam’lar, falanlar filanlar… Tadelle’yi bilirdik biz, ortanca dayım her gelişinde üç kardeşe birer tane getirirdi, bilirdik ki onun cebinden mutlaka bir Tadelle çıkacak. Bizim için “Hüseyin Dayı=Tadelle” idi anlayacağınız. Bir de bu Napoliten vardı, tane tane olduğu için seyyafınteyzesi’yle paylaşırdık onu, biiyy sanaaa biiyyy bana… Şimdilerde yeni bir reklamı çıkmış ama yine de eskisi gibi talep görmediğinden kendimce eminim!
Seyyafındedesi halihazırda yarım asırlık hayat yaşamış olduğundan, napolitenlerde kalmış:) -Aslında kendisi Maximus hayranı olsa da, toruna ağır geliyor, yiyemiyor düşüncesiyle, Napoliten’e başvurmuş. “Aa ben bunun çikolata yiyebileceğini düşünmemiştim, madem yiyebiliyor, ben oğluma alırım” dedi bir gün Maximus’una Seyyaf dil uzattığında-burada “dil uzatmak” tamamen gerçek anlamıyla kullanılmış olup mecazilikten oldukça uzaktır. Napoliten elinde çıkageldiği günden beri, Seyyaf için yeni bir kavram gelişti. “Napoliten=Dede”. Tabi ki bütün kutuyu tek seferde yemesine izin vermediğim için, nereye koyduğumu da çok iyi bildiğinden, dolabı açıp “dede” diyor. Belli ki şekeri düşmüş yumurcak oğlum çikolata istiyor. Yararlı zararlı kısmını bilmem ama bizim dayıyla tadelleyi birleştirmemiz gibi bir pragmatist yaklaşımı olmasa da, Seyyaf’ın da bir “DEDE”si oldu…
Seyyaf blogtaki çikolata resmini gördüğünde de gülerek ve parmağıyla işaret ederek “dede” dedi
Vela/Dost – Bera/Düşman
Fark ettim de yazmak da okumak kadar bağımlılık yapıyormuş, yazmak/paylaşmak istediğim o kadar konu var ki, bunlar taslakta ve beynimde yer ediyor, hangisinden başlayacağımı, hangisinin öncelik sırası olması gerektiğini saptayamıyorum. Şimdi yazacağım konuyu -çok önceden planlasam da-diğerlerinden öne geçirme sebebim Seyyaf’ın ezgisi yazısından sonra dönen yorumlardan sebeptir.
Hayatta iyi ve kötü hep varolageldiğine göre, çocuklarımızı birer “sevgi pıtırcığı” ya da “pollyanna” şeklinde yetiştirmek mi daha doğru, yoksa onlara herkesi her şeyi öğretmek mi? Sevmek kadar nefret etmek de doğal bir duygu değil mi ve bir çocuk içinde hiç nefret olmadan mı büyümeli? Ben seyyafinannesi’yim, o yüzden diğerleri ne düşünürse düşünsün, ister katılsın, ister katılmasın, ister kınasın, ister karalasın, ister desteklesin umrumda bile olmaksızın kendi düşünce ve doğrultularımda yetiştireceğim ya hani Seyyaf’ı, hani kitapta da diyordu ya “Siz bir çocuk yetiştirmiyorsunuz, kendi çocuğunuzu yetiştiriyorsunuz” diye…Öyleyse ben oğluma hayatta nefretin de olduğunu öğreteceğim, dostlarımız kadar düşmanlarımızın da olduğu bilinciyle büyüyecek. Kin duymayı bilecek. “Anne-babaların en çok yaptıkları 10 hata” kitabının yazarına göre, olumsuz duyguları yok saymak da bir ebeveyn hatasıymış. Doğru!
Kin-nefret-düşmanlık derken neyi kast ediyorum? “Bir arkadaşı hata yapmış, affetmesin, hemen ondan nefret etsin ve intikam almaya çalışsın”ı mı? “Anne-babası istediği şeyin olmasına izin vermediğinde onlardan nefret etsin ve bu kinle onlardan-bulduğu ilk fırsatta-intikam alsın”ı mı? Hiçbirisi elbette. Dünyada bunca zulüm, vahşet varken, her gün benim oğlumun yaşıtları öldürülüyor, sakat bırakılıyor, yerlerinden sürülüyor, öksüz-yetim bırakılıyorken, 10 günlük Vaad bebeğin cesedi enkaz altından amcasının elleriyle çıkarılırken, İsrail’e Amerika’ya kin gütmeyi bilmeli, 11 Eylül’ün ardından “islam=terrorism” diye nutuklar atılırken, gerçek islamın ne olduğunu ve “gerçek terörist kime denir”i öğrenmeli. Hayat lay lay lom gitmiyor, kazaya/kazın ayağı öyle değil!
Son günlerde ülkemizde de gittikçe yaygınlaşan bir durum var malum-burda ismen zikretmek istemiyorum ki siteye ulaşılmasın- Hangimiz “elime geçse tükürüğümde boğarım” “dar ağacında sallandırırım ibret-i alem için” vs. gibi düşünceler geçirmedi o sa.pık vatandaş için. Ne yani L tipine kondu diye iyi mi oldu? Devlet kendi eliyle beslemeye aldı, bir kez daha intihara kalkışmasın diye gardiyanlar da başında nöbet tutar oldu! Peh!
İnsanlara, kişilere, gruplara, dinlere, ırklara düşman olmak değil, zulme, zalime, haksızlığa, vahşete ve bunları bilfiil yapanlara, sebep olanlara düşman olmak…Böyle büyü oğlum! Dostunu da düşmanını da bil!
Biberondan Bardağa Geçiş
Bize sunulan birçok fırsatlar/yenilikler hayatımızı kolaylaştırsa da, bazen bunların ekstra külfet yüklediğini düşünüyorum. Örneğin Seyyaf’ın yavaş yavaş tuvalet alışkanlığı kazanmaya başlayacağı şu dönemde geleneğin de üç çocuğunda asla lazımlık kullanmadığı gerçeğini göz önünde bulundurarak, lazımlık fikrinden vazgeçtim. Neden? Çünkü önce lazımlığa alışması için, sonra da tekrar tuvalete alışması için ekstra zaman ayırmak gerekecekmiş. Zamanımız o kadar da bol, sabrımız da deniz derya değil hani! Benim için gereksiz olan bir aparat var ki o da “alıştırma bardağı” dedikleri şey. Bebeği daha da tembelleştirdiği gibi ona alıştıktan sonra bir de tekrar bardağa alışması için çabalamak gibi olumsuz yönleri olduğunu düşünüyorum. Oğlumda böyle bir şey kullanmadım ve direk bardaktan içirmeye çalıştım. Evet, önceleri hep döktü, beceremedi ama alışması çok kısa sürdü. -Buarada emen bebeklerin bardağa alışmaları daha kolay olurmuş.-Biberon hiç mi kullanmadık? Kullandık,elbette kullanılır, emziriyor bile olsanız, su vermek ya da bizimki gibi uyumayan veletleri uyutma çabasıyla rezene çayı içirmek, 4.aydan sonra bazı meyve sularının tadına baktırmak gibi nedenlerle kullanıyor/kullanmış olabilirsiniz. Biraz büyümeye başlayınca bardaktan içirmek, anne için de büyük rahatlık. Alıştırma bardağını yanınıza almayı unuttuğunuzu düşünün. Tabi bizim velet gibi abartıp pet şişeleri dikerek bile içmeyi erkenden öğrenirlerse, her yerde avantajlısınız demektir:)
Yazının buraya kadarki kısmı şahsi görüşlerim olup, aşağıya alıntılayacağım kısmı tamamen Benjamin Spocks’ın “Bebek Bakımı ve Çocuk Eğitimi” kitabından alıntıdır (Fark ettim de bu kitaptan o kadar bahsettim ki, her ne kadar çok önceden okumuş da olsam-yeniden gözden geçirip-tavsiye kitaplara dahil etmeliyim. Benim için,özellikle bebek bakımı kısmı,başucu kitabı olmuştur ve en son 2 yaş kısmına kadar okuyup hala bitirmeyip,ara ara bakarım.)
“Beş aylıkken ona fincandan birkaç yudum içirmeye başlayarak biberondan bardağa geçişe hazırlayabilirsiniz. Tabi onu hemen fincana alıştıracak değilsiniz. Onu sütün bardaktan da içildiği fikrine alıştırmanız yeterlidir. Eğer 9 aylıkolana kadar beklerseniz, büyük bir ihtimalle fincanı reddedecektir. Ve onun ne olduğunu bilmezlikten gelmek isteyecektir. … Diyelim ki 5 aylıktan beri bebeğinize her gün fincandan birkaç yudum içiriyorsunuz. 8-9 aylık olunca onun bundan hoşlanıp hoşlanmadığını kendinize sorun. Eğer şişeden bıkmış da fincandan içmek hoşuna gidiyorsa, onu fincana alıştırmanın sırası gelmiş demektir….6-7 aylık bebekler herhangi bir şeyi ellerine alıp ağızlarına götürmeye bayılırlar.Bu çağda bebeğinizin eline bir bardak verip içermiş gibi yapmasına izin verebilirsiniz.Eğer 6-8 ay arası bardaktan içmeye alışırsa, 9-10.ayda bardağı reddetme ihtimali zayıflar.”
Ne kadar erken o kadar iyi…
Al-Oyna-Ver
Bazı oyuncaklar vardır, onlarla bebeklerin/çocukların oynadıkları süre kısıtlıdır. Genelde de bu oyuncaklar zeka geliştirici/eğitici türden olanlardır. Bir bebekle, bir arabayla aylarca yıllarca oynayabilir ama bir şekilli küpün içine şekilleri atmayı öğrendiyse ve artık bu işi pratiğe bağlamışsa, o gereksiz oyuncaklar kategorisine girmiştir bile. Ya da bir yürütece kaç ay ihtiyaç duyarsınız ki? Üstelik bu oyuncaklar/gereçler evde epey de yer tutmaya başlayınca, işin içinden çıkılmaz hal alır. Çoğumuzun bunları koyacak bir kömürlük tipi yerimiz bile yokken! -biz bi bakıma şanslıyız. Yürüteç, oto koltuğu, küçük beşik türü eşyalarımızı dedenin kömürlüğüne koyabildik- Bu gibi durumlardan kurtulmak ve yüksek fiyatlardan dolayı almak isteyip de alamadığınız ama çocuğunuzun da birkaç ay olsun oynamasını istediğiniz oyuncaklara sahip olmak için var ALOYNAVER.COM !
“Türkiye’nin ilk ve tek oyuncak kiralama sitesi” olarak kendilerini tanıtıyorlar. Siteden oyuncakları kiralıyor, kullandıktan sonra geri iade edebildiğiniz gibi, satın da alabiliyorsunuz. Böylece oyuncakları deneme şansınız da oluyor. Denemek demişken bir örnek vereyim: Birisi bebeğinin uykuya geçmesi için dönencelerden almış, güya bebekler onun tınısıyla ve tavanda çıkardığı görüntüyle uykuya dalıverecek. Bu vatandaşın bebesi gülücükler atmaya başlamasın mı! Uyumak bir yana daha da uykusu açılmış ve verilen para çöpe gitmiş. Eğer kiralamış olsaydı geri verebilirdi, daha az parası yanardı. Bu kıssadan çıkarılacak hisse “denemesi bedava” diyemesek de, satın almaktan daha ucuz diyelim.
Benim fikrim mi ne? Tek bebek gibi bir düşüncem olmadığına göre, aldığım eşyaya sahip olmak isterim ki Seyyaf oğluşumdan sonra kardeşleri de kullanabilsin-he tabi başlarına bir şey gelmezse!- Bu yüzden kiralama taraftarı değilim. bir de fiyatlara bakınca zaten pek bana hitap etmiyor, bir ay için üçte birini ödeyeceğime, hepsini öderim tamamen sahip olurum diye düşünürüm. Ama işine yarayacak, faydalanacak birileri mutlaka vardır. Bu da onlar için bir duyuru yazısı olsun…
Kısa Günün Kârı
Seyyaf için almak istediğim küpler vardı ne zamandır, hani şu bilindik iç içe geçen, üst üste konan küplerden, boyut algısının el becerisinin gelişmesine yardımcı. Daha önce teyzesiyle çadır almak için çıktığımızda rastlayamamıştık.
Aslında rastlamıştık ama benim internet araştırmalarım sonucu bulduğum Playskool’un 5,90Tl fiyatı olanı bulamamıştık. Oyuncakçıda gördüğümüz müzikli, cartlu curtlu fonksiyonlu ve 4 kat fiyat fazlası olan bir ürün olunca vazgeçmiştik. Onun yerine iç içe geçen halkalar almıştık. Dün pazar gezmesi sırasında toyzzshop’ta küpleri görünce tabi ki hemen atladık!
Akşam dedesi ve anneannesi sürekli müdahalelerle öğretmeye çalışsalar da önce hangisinin konulacağını, ben kendi kendine bunu da çözmesi için ona fırsat tanıyacağım. Böyle oyuncaklar çocukların zekasını geliştirmek için sonuçta, biz neyi nereye koyacağını söylersek, doğruyu kendi nasıl bulacak? Ezberlemiş olur ancak, öğrenmiş olmaz ki. (Aynı bizim eğitim sistemimiz gibi yani ezberci!)Nasıl ki şekilli küpün önce sadece mavi ve yuvarlak olanı atıyorken şimdi hepsini tek tek doğru yerlerden atmayı öğrendiyse, bunu da zamanla kendisi öğrenecektir inşaAllah.
Küpler bir yana, Seyyaf’ın çok daha büyük bir kazancı oldu bu pazar. Bu büyüklük ebat olarak da algılanabilir: Koca bir ebeveyn bisiklet! Yaz gelmeye yakın, hazır oğluşum da büyüyorken bizim de artık bir ebeveyn bisikletimiz olmalı derken, Pilsan’ın Best bike modelini bulmuştum internette- buarada görüldüğü üzere her şeyi internetten buluyorum. Şu teknolojinin gözünü seveyim, dükkan dükkan gezmeye son verdiği için ve fiyatlar hakkında bir fikir edinmemizi sağlayarak kazıklanmamızın da önüne geçtiği için. Böylece birçok seçeneği bir anda görüp hangisi alacağımı gözüme kestirmiş oluyorum.-Bu modeli neden diğerlerine tercih ettiğimi de kısa bir tanıtımla açıklayayım efem:
- Ebeveyn bisiklet aradığımıza göre, ebeveyn kolu var diye bir açıklama yapmam saçma olur herhalde, ama bu kol kısaltılıyor ve ileride kendi binebildiği zaman ortadan kayboluyor.
- Yanlarında korumalar var, dengesini sağlayamayan bizimki gibi toddler veletler için birebir.aynı zamanda ayakları da henüz pedala ulaşmadığından, yine yanlarda ayaklarını koymak için yer de var. bunlar daha sonra çıkarılabiliyor.
- Tentesi var, yazın güneş geçmesin oğlumuza diye ve o da çıkabiliyor.
- 6 ayrı ses çıkaran çok tatlı bir kornası var ki Seyyaf bayıldı.
- Ben internette 25 diye görmüştüm ama üzerinde 40 kiloya kadar taşıma kapasitesi olduğu yazıyor.
- 1-5 yaş arası için kullanıma uygun, iyi bakıldığı takdirde ilk çocuk 4 yıl kullanabildiği gibi diğerine de sıra gelebilir.
- model olarak erkek çocukları için uygun olarak görünüyor,başka rengi var mı emin değilim.
- İnternetteki şişkin fiyatlar bir kenara, Saraçhane’nin bisiklet çarşısına giderseniz ucuza mal etmiş olursunuz.
Velhasıl, bu pazar, soğuk olması hasebiyle parktan, bahçeden, deniz-mavisinden, koru-yeşilinden mahrum kalsa da, böyle kazançlı çıkmış oldu benim oğlum. Sonra düşündüm, bir bebeğin/çocuğun mutluluğu bu iki parça eşyayla nasıl da yüzünden okunuyor ve dedim “Allah’ım, bunlara sahip olamayan, sokakta gördükçe gıpta eden çocuklar var. Benim oğlum kısmetli ki sahip olabiliyor hamd olsun ve olamayanlar için de sen bir kapı aç!” …
Seyyaf’ın Ezgisi : Aheng-i Dil
Her çocuğun dinlemekten, izlemekten keyif aldığı bir şeyler vardır ya, anneler “buna bayılıyor” derler. Bu ya bir reklam filmidir, ya çizgi filmdir, ya bir şarkıdır. Evimizde televizyonu barındırmamamızdan sebep Seyyaf reklamlara yabancı, dizi-film kültürümüz de yok, şarkı/türkü dersen dinlememeyi tercih ediyoruz-her ne kadar bazen dinlediğimiz ezgilerin içine müzik sızsa da “şşşşttt”. Bunları yapıyor olsak da ilk 2 yıl içinde bebeklerin televizyon seyretmesinin ne kadar sakıncalı olduğuna dair okuduğum ve blogda da paylaştığım yazı üzerine, Seyyaf’ı uzak tutmaya çalışırdım herhalde.
Bizim veledin de hoşuna giden bir şeyler elbette var. Seyyaf’ın dinlemekten en çok haz aldığı Farsça bir ezgi: Aheng-i Dil. Daha çok söylenirken pek anlaşılmadığı için ahengedir diye anılsa da, asıl ismi çeng-i dil olup o da ahengedir değil aheng-i dil. Birçok video hazırlanmış bu ezgi kullanılarak, ben youtube’da ararken bir videoya rastlamıştım, sonra baktım Seyyaf ona bayıldı. Öyle ki videoyu açmayıp pencereleri değiştirdiğinde, sadece dinlemek yetmediğinden oğluma, kızıyor “hııı” diye sinirleniyor, biz de el mahkum videoyu da açıyoruz. Tabi genellemelerle başlıyor yine kitaplardaki gibi kategorize etmeye: Abdullah Azzam’a dede demesi işin en komik yanı tabi, çünkü seyyafındedesi’nin sakalı yok:) Nasıl öyle kategorize ettiğini hala çözebilmiş değilim. Bugün de yine temizlik yapmak isteyen bendeniz, Seyyaf’ı böyle oyalamanın yolunu buldum. O eliyle ritm tutup, hareketler yapmanın peşindeyken ben de işimi yarılamıştım bile. Hani bu da Seyyaf’ın günlüğü olduğu için yazıyorum: “oğlum bak” diyeceğim bir gün ona inşaAllah, “sen bunu dinlemeyi çok severdin.Aslına bakarsan annen neredeyse hiçbir şey dinlemediği için, dinlediği tek ezgiyi de sana dinlettiği için, senin favorin bu oldu.” Ezginin yaklaşık bir tercümesi şöyleymiş:
Kalp pençesi kalbi ahenge sürüklüyor
Aşkın feryadı ve ateş şulesidir bu…
Hoşa gider gönül kıssası ve okumaya değer
Sonsuza dek bu aşk ve gönül tüter
Gönül derdin ve şerrin merkezi
Ateş şulesi yapar ve yakar ateşi
Bir sahranın söylemi bir mecnun onun pençesinde
Bir sazlık ki onda aşk ahengi söylenmekte
Nağmeyi güzelleştirir bazen, bazen bozar nağmeyi
Bir harman ki hep artırır bu alevi
Ve aşk ateş şulelerinin ev sahibi
Kalp pençesi kalbi ahenge sürüklüyor
Aşkın feryadı ve ateş şulesidir bu…
Kim aşkı öne geçirirse orada yok olur kendi
Her kalp ki kendinde değilse daha etkili
Benim kalbimde ise lale bahçeleri
İşte ney tutsak ve tutsaklığı feryadından belli
Nurdan bir sahrada lalelerin hayali
Geçmeli dert ayağı ile çölü geçmeli
Bir yürüyüşle yürüyor ki yer aşk ve kan
Ta ki görsün nasıldır hali
Her taraftan can kokusu geliyor
Derdin aşkın ve yarin kokusu
Kalp pençesi kalbi ahenge sürüklüyor
Aşkın feryadı ve ateş şulesidir bu…
Sözü geçmiştir bu topraktan yaratılanın
Ve feleklerde yükselişi
İşte aşk burada zirveye çıkıyor
Burada bir damla kan denizler gibi oluyor
Bu varlık âlemini bir izinle terk et
Kır bu şişeyi ki mest olasın
Perde kalktı gördüm varı yoğu
Gördüm görünmezin görünür olduğunu
Kalp pençesi kalbi ahenge sürüklüyor
Aşkın feryadı ve ateş şulesidir bu…
Dinlemek isteyenler için:
Bepanthen
Bu tanıtım/reklam amaçlı bir yazıdır. bundan dolayı bir komisyon mu alacağım? Tabi ki hayır! Koskoca bepanthen’in benim kaç kişinin girip okuduğu bile belli olmayan blogumda yazdığım yazıya mı ihtiyacı var alla’sen! Öyleyse neden yazıyorum? Ne kadar işlevsel ve faydalı olduğunu bilmeyen varsa, öğrensin diye…
Bu kremle ilgili bir yazı yazmak nereden mi aklıma geldi: Geçenlerde oğlumun altını değiştirmeyi unutunca, üstelik tıkalı burunla koku alamayıp akşama kadar öyle gezdirince, halihazırda zaten çok narin olan tenine verdiğim hasarı da görünce, Bepanthen’e başvurdum. Daha önce de yaptığım gibi…Ertesi gün o kanayan yaradan eser bile yok, kırmızılık dahi kalmamıştı.(buarada evet, resmen kanamıştı! Yazık bana/shame on me!) Sonra olur da bilmeyen varsa diye yazmak istedim. Aslında bu kremi evinde bulundurmayanlar neredeyse parmakla gösterilecek hale geldi ya, neyse…
Kremin o kadar çok alanda faydası var ki, artk bir ara aramızda espri konusu bile olmuştu, “bepanthen kesin ona da iyi geliyordur” diye. O zaman yazalım bakalım nelere iyi geliyormuş:
- Seyyaf’ın po.posundan da tecrübe ettiğim üzere pişiklerde bire bir.
- Emzirmeden kaynaklı göğüs ucu yaralarında kullanılabiliyor. Ama dikkat! emzirmeden önce yıkamanız şart.
- Özellikle yatalak hastalar için, yatmadan kaynaklı vücut yaralarına kullandığınızda da, olumlu sonuç alabilirsiniz.
- Hafif yanıklarda da kullanılabilir.
- Çatlamış, tahriş olmuş, egzama biçiminde yara olmuş ellere de iyi geliyor.
Yani bu kremi alıp, eve koyuyorsunuz, başına gelebilecek bu tür olayların hepsini bir kremle halledip “bir taşla 5 kuş ” vurmuş oluyorsunuz. Bizden tavsiye etmesi…
Not: Olumsuz bir yönü varsa kremin onu da siz bizimle paylaşın, zira ben faydalarını gördüğüm için yazdım.
Bak Şu Konuşana!
Küçükken Allah’ın annelere özel bir yetenek verdiğini düşünürdüm. Bebeklerinin ne dediklerini ne istediklerini nasıl anlayıp cevap veriyorlar diye öyle şaşkın şaşkın bakardım. Bebek derken tabi ki yine toddler durumda olanları kast ediyorum. içses: şu kategori olayına da bir son versen artık! Neden onlar? E ufakken hangimiz anlıyorduk ki ne istediklerini, anlasak “bu çocuk neden ağlıyor, gazı mı var, doymadı mı, bir yeri mi ağrıyor” diye kafayı yemezdik herhalde. Asıl diyalog biraz büyüdüklerinde başlıyor, birkaç kelime olsun konuştuklarında, işaret dillerini konuşturduklarında başlıyor. Nasıl mı? Bebek kelimeleri diye bir şey varmış mesela, Benjamin Spocks kitabında bundan bahsesiyordu. Bazı bebekler uykuları geldiğinde gözlerini ovuştururken, bazıları kulaklarını çeker. Bazıları doyduğunu belirtmek için ağzındaki son lokmayı püskürtmeyi tercih ederken, diğeri kafasını hayır anlamında sallayarak ağzını bile açmaz gibi… Bu tür örnekler bebeklerin işaret diliyle konuşması sayılıyor ve “bebek kelimeleri” adıyla anılıyor. Peki konuşma faslına geçersek?
Seyyaf’la yaşamaya başlayınca anladım ki olayın özel bir yetenekle alakası yokmuş, olayın 24 saat bir veletle zaman geçiriyor olmak, onun her an ne yaptığına, ne dediğine(ya da demeye çalıştığına) tanık olmakla alakası varmış. Bu şekilde öyle özel bir diyalog gelişiyor ki anneyle çocuk arasında üzgünüm ama-sahiden o kadar da üzgün değilim!- babalar bile anlayamıyor. Eskiden olsa gittiğim yerde bir bebeğin iki kelimesinden annesinin destan yazmasını saçma bulur, abarttığını düşünürdüm. Belki şimdi de anne olmayanlar aynı şeyi düşünüyordur benim hakkımda. Mesela şöyle desem: Anne-baba-alo üçlüsünden çıkabilecek cümleler: “Anne, babam bana telefonunu vermiyor yaa!” “Anne, şuanda babamın telefonuna uzanmak üzereyim, alsam neler olur acaba?” “Anne, elimde babamın telefonu var, onun haberi olmadan aldım muahaha, ama biliyorum ki görse çok kızacak, ne yapmalıyız?” vs… bu cümleler çoğaltılabilir, sadece o üç kelimeyi söylerken çıkardığı ses tonu önemli. Yani neymiş, bebekler nasıl da konuşuyorlarmış. 16 aylık deyip geçmeyin!
Bir de bazı kelimeleri vardır, onları da sadece anneleri anlar. Oğlum yanınıza gelip “bitti” dediğinde onun aslında kitabı kast ettiğini kaç taneniz anlar? Ben anlarım. Ben dahi miyim? yok canım, ben seyyafınannesi’yim işte, o yüzden ben anlarım. Çünkü ben bilirim ki biz kitap okuduktan sonra bitti deyince, benim oğlum beyninde onu öyle kodlamıştır. “Abba” dediğinde bazen, aslında üzerinde başörtülü bir kadının resminin olduğu kitabı kast ettiğini de ben anlarım.
Daha da ileri gidelim ve şöyle diyelim: Anneler ses tonundan bile anlar bebeklerinin dilini. Seyyaf’ın ağlama sesini duyduğumda, onun ses tonundan neden ağladığını anlayabilirim.İhtimaller:
- Bir yere kafasını gözünü çarpmış, canı yanmıştır- ki bu durumda kesin yanıma ağlayarak gelir, acıyan yerini uzatır ve yine ben anlarım ki “öp de geçsin” demektir bu uzatış.
- Canı sıkılmıştır, mızıktanmaya başlamıştır. Bu durumda da soluğu benim yanımda alacaktır eğer evde başka birileri yoksa tabi.
- Bir şey yapmaya çalışıyordur fakat beceremedikçe hırsından ağlıyordur. bu daha çok söylenme şeklinde oluyor. Daha önce de Seyyaf’ın ne kadar hırslı olduğundan bahsetmiştim ya, işte böyle durumlarda bu hırslı tutum onu ağlatacak kadar ileri gidiyor.
- Uykusu gelmiş ya da karnı acıkmıştır. Bu ikisi emen bir bebek olduğu için aynı anda aynı ses tonuyla ifade ediliyor olabilir. Bu durumda en son ne zaman uyuduğu ve yemek yediği önemli.
Tabi ki bunlar bana kalırsa bütün annelerin-bebekleriyle vakit geçirenler için- ortak özelliğidir. Kendimi superwoman ya da supermom ilan etmiyorum. Bebeklerin dilini öğrenmek için annelik okuluna kayıt yaptırıp, bütün midterm ve finalleri başarıyla geçip, diploma almanız lazım. Bu yola girdiyseniz bir kere Allah sonunuzu hayır etsin
Beş Sevgi Dili
Mükemmel çocuk yetiştiremeyiz ama mutlu çocuk yetiştirebiliriz,bunun için çocuk gelişimi/psikolojisi üzerine kitaplar okuyup duruyoruz ya zaten. ruhsal sağlığı, karakteri yerinde düzgün olsun ve biz onunla o bizimle mutlu olsun. Bir çocuğa bunları verebilmenin yolu nereden geçer peki? Tabi ki mutlu bir aile ortamından! Ebeveynlerini birer sevgi pıtırcığı olmuş gören çocukların kendilerini güven içinde hissetmeleri bir yana özgüvenleri bile daha gelişmiş oluyormuş. içses:tamam abartıyorum, ne de olsa insanız, tartışmalar her evde olur, olmalı!
“Beş Sevgi Dili” buradan doğdu işte. Evlendiğimiz sene eşime tavsiye etmişti birisi, mutlaka okunmalı evli çiftler tarafından diye. Okumak üç sene sonraya nasipmiş ama iyi ki de okumuşum diyorum, ve hatta mümkünse herkes okusun da diyorum. “Bizim evliliğimiz gayet yolunda, dört dörtlük, mükemmel, böyle kitaplara ihtiyacımız yok” diyebilecek olan insanoğluna da “Allah mesut etsin, nazarlardan saklasın”dan başka diyecek sözüm yok tabi ki.
Gary Chapman,kitabımızın yazarı,aile danışmanı olarak karşılaştığı durumları, kişileri kitabına örneklendirme maksatlı alarak, bizlere insanların 5 sevgi dili olduğunu ve hangisi eşinizin baskın sevgi diliyse ona bu şekilde yaklaşıp, sevgi depolarını doldurmayı öğretiyor. Bu iki söz öbeği yazarın anahtar kelimeleri: Baskın sevgi dili, eşinizin en çok sevildiğini hissettiği ve mutlu olduğu yaklaşım tarzı-aşağıda sıralayacağım sevgi dillerinden hangisi ona uygunsa-. Sevgi Deposu: İnsanların içlerinde sevgiyi-hem sevmek hem sevilmek anlamında-ne kadar biriktirdikleriyle ilgili bir kavram.
Sevgi dillerinin neler olduğuna geçmeden önce yazarın evliliğe yüklediği anlama odaklanmıştım ve sanırım dindar olmasının da etkisiyle evliliğe-birçok batılının aksine- çok derin ve kutsal manalar yüklediğini gördüm. Aşkla sevginin ayrımını yapıp, aşkın güdüsel ve geçici oluşundan, asıl insanın sahip olması gereken şeyin, beraberinde birçok fedakarlığı da barındıran sevgi oluşundan bahsediyor ve evliliği tanımlarken şöyle diyor: “Evlilik, kişilerin bireyselliklerinden vazgeçmeleri anlamına gelmez.Birbirlerinin yaşamlarına derin ve içten nüfuz etmeleri anlamına gelir.” Gelelim sevgi dillerine:
- Onaylayıcı Kelimeler: Yaptıkları işlerden dolayı takdir edilmeyi isteyen, hizmetleri karşılığında bir teşekkür olsun duymak isteyen, genel anlamda karakterine yönelik övülmeyi seven insanlara hitap eden bir dil bu. “Bu yemek harika, zaten sen de bir harikasın!” gibi…
- Kaliteli Zaman Geçirmek: İstediği şey, eşiyle birlikte bir şeyler yapmak olan, kendisine vakit ayırıldığını görüp, bu şekilde sevildiğini hisseden kişilere göre. Yazar şunun da altını çiziyor ama: “Bu birlikte televizyon seyretmek gibi bir şey değil, çünkü o zaman ilginiz eşinizde değil, izlediğiniz filmde olacaktır.”
- Hediye Alma: Eşi eve elinde bahçeden koparılmış bir çiçekle bile geliyorsa mutlu olanlar için bu sevgi dili. Maddi anlamda iyi olunması gerekmiyor bunun için, kendilerine göre sevginin ifadesi ona hediyeler alınması olan kişilere böyle hitap etmek gerekiyor.
- Hizmet Eylemleri: Yaptığı işlerde eşinin kendisine yardımcı olması, onun için sevgi ifadesidir. Mesela kadın bulaşık yıkarken, erkeğin bebeğin mamasını yedirmesi gibi.-bunu kim istemez ki değil mi!
- Fiziksel temas: Sevildiğini hissetmesi için temasa ihtiyaç duyanların sevgi dili bu. Yazar diyor ki: “Dokunarak sevilen, kucaklanan, öpülen çocukların duygusal yönleri, uzun süre boyunca fiziksel temastan mahrum kalan çocuklara oranla daha güçlü gelişiyor.” bunu söylemesinin sebebi herkesin fiziksel temasa ihtiyaç duyduğu-sadece cinselliği kastetmediğini de vurguluyor- fakat bazıları için bunun her şeyden daha önemli olduğu.
Eğer bu sevgi dillerinden her birisi size hitap ediyor gibi görünüyorsa, yani “ben hediye alınmasını da seviyorum, çok hoşuma gider. Yaptığım yemekleri övse buna da bayılırım. bir akşam da yemeği o hazırlasa ölür mü sanki!” gibi cümlelerle kafanız “acaba hangisi benim baskın sevgi dilim ki” diye karışıyorsa, sizin ya sevgi deponuz çok dolu ya da bomboşmuş. Yazar öyle diyor, hangisi?
Her sevgi dilini anlatışında, kendisine danışan ve gerek seanslar sonunda, gerek verdiği seminerler sonunda aile hayatlarını kurtaran çiftlerden örnekler sunuyor yazar. Bu da ne kadar gerçekçi olduğunu ve her birimiz için uygulanabilirliğini gözler önüne seriyor. Tespitler harika! Son bölümde de çocuklarla ilgili bir kısım ayırmış ve onların da sevgi deposunu doldurabilmek adına, ve böylece ileride hem mutlu, hem özgüveni yerinde bireyler olabilmeleri için nasıl yaklaşmamız gerektiğini öğretiyor: “Ebeveynler çocuklarını çok seviyor olabilirler ama bu yetmez. Çocuklarımızın sevgi ihtiyaçlarını karşılayacaksak, onların baskın sevgi dillerini konuşmayı öğrenmek zorundayız.” Aslında bu cümle kitabın genel mantığını da net bir biçimde ifade ediyor: “Birini seviyorsak ve buna rağmen mutlu olamıyorsak, ona sevgimizi onun anladığı şekilde gösteremiyoruz demektir.”
Ve son söz olarak yazar kişisel bir not yazmış : “Bu kitabı evliliği inceleyenlere değil, evli olanlara,aşık olanlara, birbirlerini mutlu etme hayaliyle evliliğe başladıktan sonra gerçek hayatın akışında bu hayali tamamen kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalanlara hitaben yazdım.”
Tavsiye ediyor muyum? Kesinlikle EVET!
Kitabın adı: Beş Sevgi Dili
Yazar: Gary Chapman
Yayınevi: Koridor
Sayfa Sayısı: 226
Biz nereden aldık: Kitapyurdu’ndan…



