Seyyaf & Hümeyra

Hayırla Büyüyün…

Çocuk Gelişim/Psikoloji Kitapları: Yerli mi Yabancı mı?

Eskiler psikoloji denen şeyden pek anlamıyorlardı, daha doğrusu önemsemiyorlardı. Çocuk işte, doğuyor, büyüyor, öylece yetişiyordu. Yeni anneler olarak biz, duruma el atmaya karar verdik. Zaten piyasaya da bakarsak, son zamanlarda çocuk psikolojisi konusunda biz yeni nesilin daha büyük bir farkındalık geliştirdiğini görüyoruz. Öyle “aman, bizim anamız psikoloji mi biliyomuş, ne yani biz şimdi psikopat mı olduk?” diyen güruh azalıyor sanki, ya da yaşlanıyor diyelim. Evet, sizin anne-babanız psikoloji bilmez, içgüdüsel olarak sizi yetiştirirdi, evet sizler psikopat olmadınız ama farkında olmadığınız birçok kişilik problemini, karakteristik bozukluğu bünyenizde barındırıyorsunuz. Psikoloji denince illa ki şizofren, manik-depresif, obsesif tanımları konacak halde olmanız gerekmiyor. Bir bakın bakalım, kaç taneniz hala tırnak yiyor, bacaklarını zangır zangır titretiyor, kendi mutluluğunu başkalarının sırtına basıp yükselmekte görüyor? Ya da başka insanların mutsuz tablolarına bakıp, bundan sadistçe bir zevk alıyor?

Ahlaki değerlerine sahip, kişiliği düzgün çocuk yetiştirme isteğini bize veren, bu konuda bizim gözümüzü açan, elimize birçok kaynak geçmesini, bunları okuyup faydalanıp, uygulama çabasında olmamızı bize bahşeden Allah’a sonsuz hamd ederiz. Bir insan neyi samimi bir şekilde isterse Allah’ın ona vereceğini bilerek, bu samimi tutumumuzun sonucunu/meyvelerini çocuklarımızda görmeyi dileriz.

Hal böyle olunca, okumaya kendimizi veriyoruz(kitap özetlerim bu yüzden var). Bu aşamada karşıma çıkan eleştiri, yorum ve düşünceleri paylaşmak niyetiyle böyle uzuuuunn bir giriş yaptım aslında. Nedir? Yerli mi yabancı mı okumalı? Yerliler çok sıkıcı, moda mod anlatımlar, direktifler veriyor, insanı sıkması bir yana, yalın ve olabildiğince basit diliyle “ne yani, bu mudur!” dedirtiyor. Yabancılar bizim kültürümüze uzak olduğu için, anlatımları güzel, terapi örnekleriyle gerçek yaşamdan kesintiler sunması bize olayın uygulanabilirliğini gösteriyor olsa da “aa, biz yapamayız” dedirtiyor. Dedim ya, bizim o “Anaç Türk Kadını” yapımıza biraz ters geliyor. Bunlar iki türün de negatif yönleri elbette. Şunu da akılda tutmak gerekiyor ki, yabancı kaynaklar daha fazla, çünkü bizim olayın önemini kavrayıp harekete geçmemiz epey bir zaman almış anlaşılan!

Yine de annelik öyle kitaplarda okunduğu gibi değil, ruh hali diye bir gerçek var(bkz:tutarlı tutarsızlık kavramı). Ayrıca her insanın kendine özgü kişilik yapısı olduğundan, aynı uygulamayı çocuğunda deneyemeyebiliyor. Neyse ney, Seyyafınannesi ne düşünüyor? Şimdiye kadar her iki kaynaktan da okumalar yapmış birisi olarak,-her ne kadar yabancılara ağırlık versem de(okuması daha zevkli ne yapayım!)- yabancı kaynakları kendi kültürümüze uyarlayarak okumalı ve çocuklarımızı yetiştirirken de böyle hareket etmeliyiz diye düşünüyorum.Geçenlerde bir anaokulu öğretmeni “batıda çocuklar anaokuluna giderken bile, kendi ayakkabılarını giyer, servisine yetişir, bizde çocuklar ilkokul çağına gelmiştir, annesi çantasını hazırlar, ayakkabısı bağlar” diyordu. Bu pencereden baktığımızda kendine güven, çocuğa sorumluluk yükleme gibi konularda bizden daha iyi olduklarını düşünüyorum. Uzun zamandır okumak istediğim, listeme aldığım bir kitap var. “Süpermen Türk olsaydı, pelerinini annesi bağlardı” İşte bizim durumumuz sanırım bu.

Bu düşüncelerden sonra,Adem Güneş‘i okumaya karar verdim. Anadolu Pedagojisi diye bir kavram geliştirmiş yazarın en meşhurlarından “Çocukluk sırrı” isimli kitabına başlıyorum. Okuduktan sonra elbette özetleyeceğim, ayrıca bu meşhur yazarın/pedagogun benim yerlilere olan tutumumu da değiştireceğini düşünüyor/umuyorum. (Ve Şerif İzgören’in kitabını da elime geçirdiğim an okuyacağım inşaAllah).

Sözün özü olarak, okuyalım, her kitap insana bir şeyler katar, çocuk yetiştirmek bir sanattır klasik söyleminin ardından, iyi bir sanatkar olabilmek için, ahlaklı, karakterli, kendisinden emin olunan bir şahıs yetiştirebilmek için okuyalım. Ne okumamız gerektiğine de birlikte karar verelim. Ben okudukça özetliyorum, siz de yorum kısmında tavsiye ettiğiniz kitapları paylaşabilirsiniz.

Haziran 30, 2011 Posted by | Annenin Paylaşımları | 2 Yorum

Analık Hakkı

Hamilelik, doğum, emzirme derken çekilen sıkıntılar öyle büyük ki-hele doğum!- bunların hakkını ödemek tabi ki de imkansız. Ama iş bunlarla bitmiyor, aksine bütün bu süreç bitmek bilmeyen bir vazifenin başlangıcı: Annelik Vazifesi.

Küçükken düşmesin, üşümesin, hasta olmasın, canı yanmasın; biraz büyüyünce daha soyutlaşıyor, üzülmesin, incinmesin, kırılmasın, hayatta darbe almasın vs. Her an onları düşünerek, onlar için endişelenerek geçiyor. Şimdi oğluşum daha 18 ayını yeni bitiren bir toddler ya hani, ben hasta bile olmanın tadını çıkaramıyorum. Ne zaman hastalansam -çok şükür ki büyük hastalıklar değil, klasik soğuk algınlığı, bademcik,kulak iltihabı filan-Seyyaf da hasta oluyor. E ne de olsa solunum yoluyla bulaşan hastalıklar bunlar. Geçen gece gözlerimi bile açamaz halde yatarken “Seyyaf’ın galiba ateşi var” sözü beynimden vurulmuşa dönmeme sebep oldu. “Allah’ım böyle bir imtihana tabi tutma bizi” diye düşündüğümü hatırlıyorum, zira Seyyaf’a bakmak için yan odaya gidecek halim bile yokken nasıl hastanelere gidecektim? Üstelik anneannemiz de yanımızda yokken!

O an annemin “siz hasta olmayın yavrularım, ben olayım, siz yeter ki iyi olun” sözünü düşündüm. Bir anne için gözünün önünde yavrusunun acı çekmesi ve öylece seyretmesi içler acısı evet. Ama şu klasik “oksijen maskesi” olayını düşününce, onlara iyi bakabilmek için önce bizim iyi olmamız gerektiği kanaatim ağır bastı. O an Seyyaf gerçekten ateşli olsaydı, ben bu kendine bakmaktan aciz halimle ne yapacaktım? Elbette Allah “her zorlukla birlikte bir kolaylık” olduğunu müjdeliyor, verecekse sabrını da verecekti, katlanabilme yetisini de. İşte annemin her ne kadar merhametli bir yaklaşım da olsa, yanlış bir düşünce içinde olduğunu anladım. Yok hayır, ona da bana da gelmesin hastalık. Hele ikimize aynı anda aman diyeyim!

Tam iyileşmeye çabalarken Seyyaf sabahın 6′sına kadar uyumayarak, sonrasında 10′a kadar 50 kere uyanarak acı ve sancı içinde bir gece geçirdi. (bkz.yan profil Seyyaf’ın az önce öğlen uykusundan çığlıkla uyandıktan sonra tekrar uykuya dalmış hali.Yavrucuğumun yüzünde hastalığın bitkinliği okunuyor. Ya da bana mı öyle geliyor?)Ben mi? Tabi ki hiç uyumadım. 9 aydan çok daha uzun bir süre-42 haftalık doğduğunu düşünürsek- taşıdım, binbir zorlukla 7,5 saatlik sancıların ardından sezeryanla dünyaya gelişine vesile oldum, 1,5 senedir emzirdim-hala emziriyorum-ve bu sabah (hazır daha önceki uykusuz geceleri unutmuşken, tam da Seyyaf sabaha kadar deliksiz uyumaya son bir haftadır başlamışken) 2 saatlik uykuyla yine oğlumla ilgilenmek zorunda kaldım. Her anne gibi, annelik vazifemi yaptım, kendi annemin 25 senedir benim için yaptıklarını düşününce, henüz yolun başında olduğumu anladım. Ben annemin hakkını ödeyemem, Seyyaf da benim hakkımı ödeyemeyecek. Bir annenin hakkı işte böyle büyükken, “cennet de annelerin ayakları altındayen”, “Allah’tan ve Rasulu’nden sonra itaat edilecek merci anneyken” en önemli şey, onları razı ederek bu dünyadan göçebilmek. Seyyafınannesi olarak, annem benden razı olsun, Seyyaf oğluşum da annesini razı edecek bir hayat yaşasın, öyle bir oğul olsun isterim…

Haziran 28, 2011 Posted by | Annenin Paylaşımları, Seyyaf'ın Günlüğü | 5 Yorum

Savaşçı

Blogcu Anne’nin şu yazısından sonra bu kitabı okumaya karar verdim(evet,ilk baskı 99′da yapılmış olabilir, ben daha yeni mi okuyorum? Zararın neresinden dönülse kar değil mi!)Özetlediğim diğer kitaplar gibi nasıl çocuk yetiştirmeliyiz sorusuna cevap değil Savaşçı,kendimizi nasıl yetiştirmemiz, bu dünyada nasıl bir duruş sergilememiz gerektiğini anlatıyor. Kadın-erkek herkes için dünyada kendimiz olarak  kalabilmenin savaşını verebilmek üzerine...

Kitabın adı neden Savaşçı? İnsan kendini hep sosyal rolleriyle tanımlayarak, benliğini unutup, kendini bu sosyallik içinde hapsediyor. Ve bu hapisten kurtulabilmek için de dış dünyaya karşı kendi içinde bir savaş vermek zorunda. İşte bu zorundalık kişiyi savaşçı yapıyor. Ve insan bir hapishanede olduğunu fark ettiği, buradan kurtulmak istediği an, Savaşçı olma yolunda ilk adımını atmış oluyor.

Kitap nasıl kurgulanmış? Arif Okurer isimli öğretmenin bir seminer sonrası Doğan Cüceloğlu’yla iki dakika konuşmak istemesi, öğretmenlik mesleğini severek seçtiği halde, şimdi gerek diğer öğretmen arkadaşlarının tepkileri, gerek çevreden gelen yorumlar nedeniyle pişman ve mutsuz olduğunu söylemesi üzerine aralarında başlayan haftalık buluşma-söyleşilerin yazıya dökülmüş hali olarak kurgulanmış. Ve okuyucu, kendini Arif öğretmenin yerine koyarak, hayatta nasıl, nerede, neyin ya da nelerin etkisiyle durduğunu sorguluyor. Yer yer psikoloji ve felsefe dalına ait bilgilere rastlıyoruz kitapta ama bu bizi Savaşçı olma yolunda aydınlatmak için yapılıyor. Her hafta farklı konular üzerinde konuşuyorlar ve sonunda Savaşçı’nın özelliklerini madde madde birlikte ortaya çıkarıyorlar.

Gelelim içeriğe: Önce kişinin bir arayış içinde olması gerekiyor. Hayatta neredeyim, kararlarımdan memnun muyum, yaşantımı daha iyi hale getirebilir miyim, nasıl “ben” olabilirim gibi. Bu arayış onu belli bir uyanışa yönlendirip, harekete geçmesini sağlamazsa, boş bir arayış olacaktır. Kişinin var olduğu dünyada iki bilinci olduğunu söylüyor yazar: “Ait olma” ve “Birey olma”. İnsan tek başına var olamayacağı için, mutlaka bir aitlik sözkonusu olacak ama kendi benliğini de unutmayacak.

Mış gibi yaşam”dediği bir kavram var yazarın: “Mış gibi yaşam içinde olanlar, kendi var oluşlarını yaşamıyorlar, başkalarının beklentilerini gerçekleştirmeye çalışıyorlar” düşünüyorum da, ne kadar haklı! Mükemmel çocuk yetiştirme çabamızın altında bile insanların “ne güzel çocuk yetiştirmiş” demelerini bekleyen bir amaç yatıyor, işte bu durumda biz de “mış gibi anneler” oluyoruz(bu tabir yazarın yorumundan çıkardığım bir tabir oldu). Ne zaman ki gerçekten çocuklarımızı hayata hazırlamak ve iyi bir birey olarak kendi duygu ve düşünceleriyle hayata tutunmalarını sağlamaya endeksli bir niyet içinde oluruz, işte o zaman Savaşçı Anne’ler olabiliriz.

Saf bir niyeti olmalı Savaşçı’nın, neyi neden yaptığının bilince olmalı. “Bir savaşçıyı, sıradan insanlardan ayıran en önemli öğe, onun kendine özgü niyetidir” diyor yazar. Ve bu niyetle ortaya getirdiği eylemlerden de sorumluluk almasını bilir.

Kişisel bütünlükten bahseden yazara göre, Savaşçı’nın kişisel bütünlüğünün üç düzeyi var:

  1. Özü,sözü doğru olmak: Kendi iç dünyasıyla tutarlılık içinde konuşmak, davranmak
  2. Değerler ve ilkelerle ahenk içinde yaşamak: Kendi iç dünyasını, dış dünyayla uyum içinde tutmak
  3. Bir duruş içinde olmak: Verdiği kararlar karşısında, ne yaptığının bilinciyle sorumluluk alarak, sağlam bir duruş sergilemek.

Hayata karşı kendimizi zaman zaman güçsüz hissettiğimiz anlar olur, öyle olaylar yaşarız ki pes etme noktasına geliriz. Bu durumda biz, hayatına müdahale edebilen değil, hayatını tribünlerden seyreden insanlar oluyormuşuz ve “Kişi kendini yaşamının direksiyonunda hissettiği zaman güçlü görecek“miş. Ne zaman ki biz “tribünlerde seyirci kalmaktan çıkar, sahaya oyuncu olarak inersek, kendi hayatımızda ne olup bittiğine biz karar vermeye başlarsak, o zaman o bizim yaşamımız olur ve kendimizi güçlü hissederiz”.

Kitapta benim en çok ilgimi çeken Carlos Castaneda isimli doktora öğrencisinin, kızılderili bilge kişi Don Juan ile yaptığı ve dokuz kitap haline getirdiği konuşmalardan alıntılar idi. (Don Juan’ın bilge kişiliğine siz de hayran olacaksınız. Ayrıca Carlos Castaneda’nın kitapları Türkçe’ye çevrilmiş).Yazarın kendisi de bu kitabı yazarken, Castaneda’dan etkilendiğini ifade ediyor. Bu bilge kişilik şöyle diyor: “İnsan bir şeyi yapmaya karar verdi mi, sonuna kadar gitmeli. Ama yaptığı şeyden sorumluluk almalı.”Ve bir kez kararlarından sorumluluk almayı kabul ettiyseni “o kararlar uğruna ölümü göze almışsın demektir.” Bu sorumluluk alma bilincinin gelişmesini kişinin yetiştirilme tarzına bağlıyor yazar. Biz anneler olarak düşünelim, ne kadar sorumluluk yüklüyoruz ki çocuklarımıza? Her şeyde peşinden biz koşarsak, sağda solda eşyalarını da unutur, odasını da toplamaz, bize karşı saygısızca tutum içinde de olur. Aslında kitabı bu bakış açısıyla okuyunca, hem nasıl bir insan olmalı ve nasıl bir duruş sergilemeliyim, hem de nasıl bir anne olmalı ve çocuğumun da bu farkındalık içinde büyümesi için(yani bir Savaşçı olabilmesi için)onu nasıl yetiştirmeliyim sorularına yanıt bulmaya çalıştım.

Kitabın bölümlerinde beni en çok etkileyen “Ölüm bilinci” konusu oldu. Şimdi şu an varsak ve bir dakika daha fazla yaşamak için bir garantimiz yoksa, “an”ı nasıl değerlendirebiliriz? Don Juan Carlos’a diyor ki: “Ölüm düşüncesi, insanoğlunun ruhuna çeki düzen veren tek şeydir.” Bu hayatta attığımız son kahkaha, kıldığımız son namaz, yaptığımız son eylem olabilir, işte bu nedenle Don Juan’a göre “Savaşçı, her bir eylemi dikkatle inceler.”Ve yazarın da dediği gibi eğer biz bu ölüm bilinci içerisindeysek, “şimdi ve şuanda yaşıyor olmamızın sorumluluğunu almamız gerekir”.

Şimdi bakıyoruz. Bir arayış içindeydik ve bu arayış bizi bir uyanışa, bu uyanış belirli bir karar almaya, aldığımız kararın sorumluluğu üzerimizde olarak, ölümlü dünyanın farkındalığına götürdü. Sırada ne var: Değişim! “Savaşçı kendi değişiminin peşindedir, başkalarını değiştirmek onun amacı içine girmez” diyor yazar, düşünüyorum da zaten başkalarını değiştirmeye çalışmak her ne kadar boş bir çaba olsa da aslında kolaya kaçmaktır. İnsan için zor olan, karşısındakini olduğu gibi kabul edebilmektir.

Don Juan, kendini fazlaca önemsemekten uzak durmayı,  böylece ego/enaniyet dediğimiz şeyden kaçınmayı salık veriyor Carlos’a. Aslında insan olma(ait olma bilinci içerisinde) böyle bir şey.Sadece “ben”e endeksli bir hayattan uzak durmak! “Eğer öğrenmek istiyorsan, kendini önemsemekten vazgeç!” der Carlos’a.

Anlamlı, coşkulu ve güçlü bir yaşam için, kendi hayatımızla ilgili ne yapmamız gerektiğini sorgulamalıymışız. Ne zaman ki kendi hayatımızı bir düzene sokup, kendimize yönelik problemlerimiz kalmaz,  o zaman dış dünyaya karşı da faydalı insan haline gelebiliriz. Buna ben tüme varım diyorum aslında. “Ben”den “biz”e gidebilmenin yolu, iyi bir Savaşçı olabilmekten geçiyor belli ki.

Ve son söz kitabın kapağından:

e.e.cummings der ki:

“Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, artık hiç bitmez.!”

Bir not: Carlos Castaneda’nın A Seperate Reality/Bir Başka Gerçeklik isimli kitabına yazar sıkça atıfta bulunuyor. İlgilenenler o kitaba buradan ulaşabilir.

Kitabın Adı: Savaşçı

Yazar: Doğan Cüceloğlu

Yayınevi: Remzi kitabevi

Sayfa Sayısı: 390

Biz nereden aldık: Seyyaf’ın Teyzesi’nden…

Haziran 26, 2011 Posted by | Annelere Tavsiye Kitaplar | 3 Yorum

Ağlama Özgürlüğü

Seyyaf’tan çok zaman önce başlayan bebekli/çocuklu aileleri gözlemleme, Seyyaf’la başlayan bebek/çocuk gelişim-psikolojisi kitapları okuma sırasında öğrendiğim bir şey vardı: Ağlama Özgürlüğü(Bu kavramı ben uydurdum,ilerde bir kitap yazarsam kullanacağım:)) Nedir? Yanınızda gereksiz yere ağlayan zırlayan, mızmızlanan, kendini yerlere atan toddler veledi susturmaya çalışmak yerine, odasına-kendi odası yoksa yan odalara, koridora,her neresiyse sizden uzakta işte oraya- göndermek, böylece ona “sus, kes sesini, boşuna ağlıyorsun, istediğini vermeyeceğim, o cızz,bızz vs…”diye açıklamalar yapmak yerine daha kestirme yoldan susmasını sağlamak. Eğer pratikte uygulanışına ve işe yarayışına daha önce tanıklık etmeseydim yine de bu metodu denerdim. Şimdi deniyorum. İşe yarıyor mu? Kesinlikle evet. Bu metot sayesinde çocuğu rencide etmiş olmuyoruz, ona ağlama özgürlüğü tanımış oluyoruz, ama bizden uzaklaştırarak da sinirlerimizin yıpranmasının önüne geçmiş, aramızdaki diyalogun da bozulmasını engellemiş oluyoruz. (Bkz: pratikte nasıl oluyor?)

Seyyaf mutfakta birlikte geçirdiğimiz zaman içerisinde, birçok yaşıtının yapabileceği gibi, almaması gereken şeylerde ısrarcı olabiliyor, zararlı şeyler konusunda çok ısrarcı değil çok şükür ki. “Keser oğlum, yakar oğlum, canın yanar” deyince geri adım atıyor(canının kıymetini bilen bilge toddler!) Ama bir mızmızlanmaya başladı mı annenin tepesi atıveriyor. “Ağlayacaksan odana git” deyince iki tür tepki veriyor:

  1. Hemen susuyor(biliyor ki ağlamaya devam ederse, kendi gitmese de anne onu odaya götürecek). Aradan biraz zaman geçene kadar da bu suskunluğu koruyor. Kendince düşünüyor muhtemelen: “Odaya gitmektense susayım daha iyi, boşver başka karıştıracak şey dolu mutfak! muahahaah!”
  2. Ağlama dozunu artırarak devam ediyor. Bu durumda anne kolundan tutup odasına götürüyor:”Burada istediğin kadar ağla, bitince gel. Benim başımı ağrıtma ama ağlamakta özgürsün.” Birazdan sessizce arkamdan geliyor, “bitti mi?” diyorum, “bitti” deyip kaldığı yerden başka şeyleri kurcalamaya devam ediyor.

Her çocuk farklı tabi ki ama birçok kere işe yaradığını gördüm, aynen Seyyaf’ta olduğu gibi. Ama burada dikkat edilmesi gereken noktalar var elbette: Birincisi; Anne tutarlı davranacak. Çocuk bilecek ki odaya koyarım derse, gerçekten odaya gönderilecek ve ağlaması bitene kadar kabul edilmeyecek. bu konuda bir kere olsun taviz vermemek gerekiyor. Tamam, kabul bazen acayip şirinliklerle geliyorlar ama kalplerini kırmamak için şöyle yapıyoruz: Mesela Seyyaf odadan bir oyuncak getirir bazen sırf ortamı yumuşatmak için “Aaa bu oyuncağın çok güzelmiş oğlum, ama hala odanda durmak zorundasın!” diye kibarca reddetmek gerekiyor. İkinci önemli nokta da; çocuğu başka odaya koyunca üzerine kapı kapatmamak. İletişime açık olmalı ve de korkması önlenmeli, eğer gece vaktiyse de ışık mutlaka açık olmalı.

İşte bunlar benim kitaplardan derlediğim, Seyyaf paşada uygulayınca pratikte de işe yaradığını gördüğüm uygulamalar. Hem anneyi yormuyor, hem veletlere özgürlük tanıyor. Denemesi bedava!

Haziran 24, 2011 Posted by | Çocuk Psikoloji | Yorum yapın

Enürezis(Alt Islatma)

Halk arasında geceleri alt ıslatma olarak bilinen, tıpta adına enürezis denen bu meret genelde 4-5 yaşından sonra hala devam ediyorsa bir rahatsızlık olarak görülüyor. Eskiler kız çocuklarında olduğunda “evlenince geçer, benim falanca bi tanıdığımda da vardı” diyerek sallardı, böyle diye diye kız çocukları evlilik çağına, oğlanlar askerlik yaşına gelene kadar bu meretle yaşamak zorunda bırakılırlardı, hala devam ediyorsa o dönemleri nasıl atlatırlardı siz düşünün. Bu aslında fikir olarak çok eskilerde kalmamış, çevremde zaman zaman “büyüdükçe geçer o” sözünü duyuyorum.

Enürezis genelde psikolojik nedenlere bağlı olarak oluyor. Bu nedenle bu rahatsızlıktan ötürü tedavi görmek isteyenlerin büyük bir oranı, yapılan testlerden olumsuz bir sonuç çıkmayınca-yani bedensel bir problem olmadığı anlaşılınca-ne yapacağını şaşırıyor. Kimi doktorların sprey, ilaç tarzı şeyleri gece yatmadan önce kullanmak koşuluyla vermesi, hastalığı önlemiyor, geçici tedavi sağlıyor. Yani hapı bir gece almayı unutursa çocuk, ya da spreyi sıkmazsa o gece yine altına kaçırabiliyor. Peki kökten çözüm arayanlar için? Şadiye Hatun Tıp Merkezi‘nde sorunu kökten çözmek amacıyla ilaçsız tedavi uygulanıyor: Alarm yöntemi! (Burada uzun uzun yöntemi ve uygulanışını anlatmayacağım, ilgilenenler için bkz: enürezis)

Bu yöntem diğerlerine göre neden tercih edilebilir? Çünkü kökten çözüm sağlıyor, aynı zamanda diğer uygulamalara göre pahalı da olsa cihaz size kalıyor ve her ay ilaca vereceğiniz parayı ve kurtulamayacağınız gerçeğini düşününce de daha tercih edilebilir oluyor. eğer böyle bir dertten muzdaripseniz, ya da yakınınızda bu sorunla karşılaşan ama ne yapacağını bilmeyen tanıdıklarınız varsa mutlaka bildirin. Ne kadar ilerlerse o kadar kötü. Çünkü bu çocuğun sosyal yaşantısını ve psikolojisini de olumsuz etkileyecektir.

Haziran 23, 2011 Posted by | Anneler için Pratik Bilgiler, Bebekler için Pratik Bilgiler, Duyurular ! | Yorum yapın

Bosch Çevre Kulübü Sitesi

Az önce keşfettim bu siteyi. Ne zamandır var, bana “günaydın” mı bilemiyorum ama, 4-7 yaş arası içinmiş. Ben de bu yaş kategorisini çoktan aşmış biri olarak sitede çok eğlendim diyebilirim:) Çok güzel ve renkli, aynı zamanda da sesli bir site. Bu yaş arası çocuğu olan annelere duyurulur.

Buradan giriş yapabilirsiniz.

Haziran 21, 2011 Posted by | Duyurular ! | 2 Yorum

Cellabiyeli Seyyaf

Bu kıyafeti babası Suriye’den hediye olarak getirdiğinde oğluşum henüz 11 aylıktı. Üstelik de mevsim kıştı. Çok beğenmiştik ve Seyyaf’a çok yakışacağını düşünmüştük. Geçenlerde havalar da hazır sıcakken, kıyafet küçülmeden bir giydirelim dedik. Ve gerçekten de ne kadar yakıştığını gördük. E benim oğluma ne giyse yakışır:) (bkz: Kuzguna yavrusu anka görünür:))

Haziran 21, 2011 Posted by | Seyyaf'ın Günlüğü | 8 Yorum

Bu Arabaya Binebilir miyim?

Bu iç içe geçen halkalar ve küplerin neden 18m+ olduğunu daha iyi anladım şimdi. Bu veletlerde boyut algısı cidden yok. Öyle küpleri iç içe geçirebilmek ya da tersten kuleler yapabilmekle, halkaları doğru sıraya göre dizmekle filan olmuyor iş. Biraz daha büyümek gerekiyor belli ki. Bu kanıya nereden vardım? Seyyaf yaklaşık olarak şu yandaki şekildeki sarı arabasının içine binebileceğini düşününce, bu kanıya varmış bulundum. Evet, gerçekten benim toddler oğlum bu arabanın içine binebileceğini düşündü-ya da bizim oyunumuza oyunla karşılık verdi. Bu kadar dahiyane düşünebileceğini sanmıyorum ya, neyse!-

Misafir ablasıyla güzel güzel oynarken, yan kapıları açılan bu arabaya “hadi Seyyaf bin bakalım” dedi ablası. Bizim uşak ciddi ciddi ayağını kaldırıp binmeye teşebbüs edince, biz tabi kahkahayı bastık. Ne olduğunu tam olarak anlayamadı Seyyaf, o da gülüyor ama neye? “Ayakların sığmadı mı, bir de kafanı dene o zaman” dedik, kafasını kapıdan içeri uzatmayı denedi. Vah yavrucuğum, büyü de inşaAllah, daha büyük ve daha güzelleri, içine sığabileceklerin senin olsun. :)

Haziran 21, 2011 Posted by | Seyyaf'ın Günlüğü | 1 Yorum

18 Aylık Bebeğin Dil Gelişimi

Aylara göre bebeklerdeki gelişimleri takip ederken, dil gelişimi konusunda şöyle bilgilere rastlamıştım:

  • 5-50 kelime arası konuşur.
  • İki kelimeli basit cümleler kurabilir.
  • Söylenen kelimeleri tekrar etmeye çalışır.
  • Sesleri taklit etmeye çalışır ve daha çok ses ve harf söyleyebilir.
  • Algılaması daha ileri derece olmaya başladığı için, bazı konuşamadığı cümle ya da kelimeleri bile anlayıp yerine getirir.

vs… Ben gelişimi bir ay önceden okumaya başladığımdan Seyyaf oğluşum henüz bunları yapamıyordu ve her ne kadar her güne bir yenilik katsa da ben aceleden yaratılmış insanoğlu olma özelliğimle “ne zaman yapacak ki” ya da “niye hala yapmıyor ki” diye düşünedurayım, toddler Seyyaf son bir kaç haftadır işte ben 18 aylık velet olarak normal gelişimimi gösteriyorum edalarıyla konuşmaya başladı. “anne, baba gitti” “mama bitti” “anne al koy” gibi iki kelimeli cümleler kurabiliyor, bazı kelimeleri tamamen söyleyemese de-özellikle fiiller için geçerli bir durum bu-ilk hecelerini söylüyor. Mesela oyuncak kırılınca “kıı” demek gibi. Söylediğimiz kelimeleri tekrar etmeye başladı, armut, muz, balık, bayy kelimelerinden sonra geçen gün “hamza amca” dedi, ve bir daha tekrarını kendi başına yapmasa da o anda bizi taklitle birçok kelimeyi söylemeye başladı. Çocuğun bu kelimeleri hafızasına alabilmesi için, o söyledikçe tekrar etmemiz gerekiyormuş. Böylece bir kere öğrendiği kelimeyi unutmayacak inşaAllah. Sesler çıkarmaya da başlıyorlar, ding dong bizim Piko kitabımızda zile bastığı zaman çıkan ses, artık Seyyaf kendisi söylüyor. Bu dönemde çocuğun dil gelişiminin artması için onunla çok daha fazla konuşmak ve ona kitap okumak önemliymiş.

İşte evinde 18 aylık bebek olanlara duyurulur:)

Haziran 20, 2011 Posted by | Dil Gelişimi | 1 Yorum

Tutarlı Tutarsızlık

Bu kavrama okuduğum kitaplardan birinde rastlamıştım. Tutarsızlığı huy edinmiş, bunu tutarlı halde yapabilen ebeveynleri sözkonusu edinerek ortaya çıkarmış yazar. Böyle anne-babaların çocuklarının söz dinleme konusunda bir hayli geri oluşundan bahsediyordu. Çocuk da haklı yani, bir gün ak dediğine ertesi gün kara diyen ve her zaman böyle yaklaşımlar sergileyen bir anneyi niye taksın ki!

Nereden aklıma geldi bu yazıyı yazmak? Seyyaf’la aramızdaki diyaloglarda her anne gibi zaman zaman tutarsız davrandığımı fark ettim ve hatta “başlarım sizin tutarınıza da, tutmayanınıza da” diye söylenerek daha da bir sinir olduğuma şahit oldum. Yahu o kadar tutarlı davranmak mümkün mü! İnsan karşısındaki koca insana bile, aynı durumları-olayları farklı zamanlarda yaşadığında bile tutarlı olamayabiliyor. Bu, bizim o anki ruh halimize bağlı tamamen. Bazen güne çok pozitif başlarım, temizlik kovasındaki bezi alacağım diye bütün evi-başta kendi üstü başı olmak üzere- göle çeviren oğluma gülücükler saçarak, ortalığı yeniden temizlerim. Bazen elini kovaya sokma teşebbüsünde bulunduğu an kendini odasında cezalı olarak bulur oğluşum. Şimdi bu çocuk ne düşünsün? Kovaya el sokulur mu, sokulmaz mı? Tabi ki bizden binbeş yüz kat daha zeki olan veletler bunun yolunu biliyor. Önce bir “ann-neee, hahhh hahhhaa” diye sırnaşmalar, anneden aynı şekilde “oğlum, hahh hahhhaaa” diye tepkiler, bunun üzerine kovaya cup! İşi biliyor bunlar ya, öyle cin fikirli veletler ki bu 18 aylıklar. Yalnız olmadığımıza eminim:)

Tabi ki tutarsız davrandığımız zamanlar olacak, hayat yoksa çekilmez olur, hep aynı perspektifte yaşanmaz ve istisnalar da kaideyi bozmaz. Ama sınırlar ve kurallar konusunda tutarlı olmak gerekir, ve tutarsız olduğumuz alanları da olabildiğince minimuma indirgemek gerekir. En önemlisi de çocuğa “hayır” kelimesini o kadar az kullanmalı ki, bir kez hayır dediğinde ebeveyn sağırlığıyla karşılık vermesin. “aman ya annem de konuşuyor işte, her zamanki gibi. Boşver” diyemesin.

Söylemesi kolay, teori de iyi de yaparken zor oluyor diyorsanız, e bende de bi 18 aylık velet olduğunu tekrar hatırlatırım:)

Haziran 19, 2011 Posted by | Çocuk Psikoloji | Yorum yapın

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 42 other followers