Anne, Böcek Yer?
Bir önceki yazıda tam da çocuk yetiştirmede geleneği örnek almamamızdan bahsetmişken bunu da yazmamak olmazdı.
Efendim, bizim oğlanın bir huyu var, cesurdur kendileri. Bebekken de karanlık odalara filan gitmekten çekinmezdi. Bu bana göre, henüz aklı ermediği, korkudan anlamadığı için böyleydi. Hala öyle düşünüyorum. Herhangi bir olumsuz durum yaşamadı, karanlıktan, kapalı kalmaktan, börtü böcekten, kedi köpekten durduk yerde neden korksun? Tamam, bazı çocuklar biraz çekingen olur, korkak değil. Hele ki başka birinin evine gittiğinde bulunduğu odadan tek başına çıkıp diğer odalara gitmeye çekinir. Ama bizim velet öyle değil işte. Tabi ki bu bizim için çok güzel bir şey, hele ki bir erkek çocuk olarak zaten böyle abidik gubidik şeylerden korkmasın değil mi?
Her küçük çocuk gibi ışıkları yakıp söndürme oyunu oynar tam da odada oturup, sohbet ederken. Anneannesi bir keresinde “kapatma oğlum ben korkuyorum” dedi. Yani bu şu demekti: Karanlık, korkulması gereken bir durumdur. O günden sonra bir gün yine babasıyla onun odasında oturmuş muhabbet ederken, ışığı kapattı bizim oğlan. Biz açmasını istediğimizde “anne, baba korktu?” dedi. Babası şaşırdı, ben durumu toparlamaya çalıştım. “Hayır oğlum, korkmadı baban. Hem neden korksun karanlıktan? Sen istersen açma ışığı,biz karanlıkta da oturabiliriz, sadece birbirimizi göremiyoruz” diye açıklama yaptım. Şu anda da pek öyle karanlıktan korktuğu söylenemez, umarım sadece dilinde bir söylem olarak kalmıştır.
Bir diğeri de “böcek yer” mevzusu. Başrolde yine anneannemiz var. Onların evi sobalı olduğu için Seyyaf’ın diğer odalara çıkmasına pek müsade etmiyoruz. Malum üşütür çocuk, dışarısı kadar soğuk diğer odalar. E oturduğumuz odada soba yandığı için üstü de ince haliyle. Ama Seyyaf’ı da bir odada zapt etmek pek mümkün olmaz. Anneannesi kedi köpek geliyorlarla kandırmaya çalıştıysa da işe yaramadı. Bu sefer böcekler imdadına yetişti. “dışarı çıkarsan böcekler yer oğlum seni” dedi. Bu sabah babası ceza olarak odasına göndermek istediğinde “böcek yer?” diye sordu. Babası yine şok! Ne böceği, ne yemesi ya! Çocuğu ne diye korkutuyorsunuz? Sonra ben de onunla birlikte odasına gittiğimde, babası bilgisayar başında işlerini halletmeye çalışıyordu. Bizim oğlan babasının yanına gitmek isteyince, babanın işi var şimdi, gitme, sonra gideriz dedim. “Anne, böcek yer?” dedi yine bizimki .”yok oğlum, orda böcek yok, hem olsa da böcekler bir şey yapmaz ki” açıklamalarını yapmak bana düştü. Bu bizim arı sokması olayına benzedi biraz, onlar yıkar, sen arkadan toplamaya uğraşırsın. Bir arkadaşım memleketten döndükten sonra tekrar çocuğuna eski ev düzenini(eski terbiye stilini desek daha doğru olur) oturtabilmek için epey zaman harcadığından bahsetmişti, doğrudur.
Allah’tan büyüklerle bir evde yaşamıyoruz, kafayı yerdik herhalde
Bizim Oğlan At mı?
Çocuk yetiştirme sözkonusu olunca, büyüklerle başımız belada biz zamane annelerinin. E onlar da çocuk yetiştirmiştir ne de olsa, onlardan iyi mi bileceğizdir, ah bu internet yok mudur, hep o kafalarımızı karıştırır. Hadi yetiştirme tarzı olarak çok farklıyız onu herkes biliyor artık. Resmen bir kuşak yatışması yaşıyoruz. Çünkü biz artık çocukların da bir ruh dünyası olduğunu biliyor, buna özen gösteriyor, ta bebeklikten itibaren bedenen sağlıklı oldukları kadar ruhen de sağlıklı olsunlar diye uğraşıyoruz. Birçok büyüğümüzün aksine dayağı bir terbiye aracı olarak görmüyor, gözünün içine bakınca pısıp oturan çocuklar yetiştirmiyoruz. Rahatça iş yapabilmek için çocuklarımızı koltuk kenarlarına bağlamıyor, evde cirit atıp, tepemize çıkıp, evi birbirine katmalarına müsade ediyoruz. Yani daha bilinçli ve bu nedenle daha müsamahakar olabiliyoruz. Eee ne de olsa devir değişti.
Hadi diyelim bu psikolojik kısmı, işin bir de beslenme, giyim bakım kısmı var. Efenim bendeniz bu konuda geleneğe epeyce uyarım. Tamam, diğer konuda çocuğumu baz alarak okuduklarımdan yola çıkarak hareket ederim ama, bu konuda çok abartılı yaklaşımlar olduğuna inanırım. Mesela derler ki, eskiden psikoloji mi bilirdik. Evet, bilmezdiniz, o nedenle birçok insanda görünürde belirli -etiketlenecek boyutta-bir rahatsızlık olmasa da, içten içe kişilik bozuklukları var. Böyle karşılaştırırsak, yanıldıklarını görürüz. Ama beslenme, bakım konusuna gelirsek, günümüzün modern ve takıntılı anneleri gibi davranmıyorum. Çocuğum ilk altı ay anne sütü aldıktan sonra, gayet normal yeme-içmeye başladı. Ona özel baharatsız, yağsız tuzsuz yemekler hazırlanmadı. Alıştırma bardağı diye bir şey kullanmadık. Bir yaşından önce inek sütü olmaz, bal olmaz safsatalarını bir kenara bırakıp, bala ve süte neden böyle düşmanca yaklaştıklarını anlamaya çalıştık. Köyde annem-babamın bebekliği zamanında sütü olmayan anneler formul mama ya da keçi sütü mü içiriyormuş diye sorguladım. Aman yeni yürümeye başladı diye ortopedik ayakkabılar alma derdine düşmedim. Neticeye bakmak lazımdı. Eskiler böyle yapmış ve sonuç hüsran mı olmuş? Babam bile Seyyaf emzik almayınca lokuma batırıp verin, bana bebekken öyle yapmışlar dedi. Anneler bebeğe su verin der, yok ama, doktora göre anne sütü alıyorsa gerek yoktur. O zaman doktor dinlenir.Bu kadar takıntılı çocuk yetiştirmeye çalışırsanız, kafayı yersiniz ve sizin için bir çocuğa bakmak bile bakıcısız imkansız hale gelir. Onun için RELAX!
Ama…Bu işin bir de ama boyutu var. Geleneğe bu konuda uyarız evet ama, bir de şu zararlı besinler olayı var. Bazı anneler beslenme noktasında bu dediğim “aman ayına uygun yedirelim, önce kabak sonra bilmem ne” mevzusuna uyarlar, hatta takarlar! Bunu gereksiz buluyorum ve oğlumda da yapmadım. Çünkü yediği besinler zararlı olmadığı müddetçe ve onun biyolojik yapısı bunlar için uygunsa kasmaya ne gerek var. Ama zarar verecek besinlerse ondan kaçınmak lazım. İşte burada da zamane annelerinin olumlu bir özelliği devreye giriyor. O da, faydalı beslenme konusunda daha bilinçli olduğumuz. Benim oğlan biraz seçici geçirgendir, öyle her şeyi her yerde her zaman yemez. Bakarım anneanne ve dedesi bazen “aman en azından midesine bir şeyler girmiş oluyor” diye, topkek, çikolata, cicibebe filan veriyorlar. Onlar bence girmese de olur:) Bir de şu küp şeker mevzusu var. Biz evde küp şeker bulundurmayız, öyle bir adetimiz yok. Anneannenin evinde görünce çılgınca ister onu, bilir ki anneanne-dede kıyamaz. Ve anneanne benim kızdığımı bildiği için hep gizli verir. Ama benim ispiyoncu oğlum ağzındaki şekeri bana gösterir. Ben de kızarak “nerden buldun sen o şekeri” derim, anneannesi de “ben verdim ne olacak!” diye çıkışır. Geçenlerde de dedesi tanık oldu bu olaya. Seyyaf baktı arkasında iki kişi. ikinci bir şeker istedi. Ben tabi hayır moduna girmiştim ki dedesi “verin oğluma şeker, zaten kuş kadar kalmış” dedi.
Benzer olayı Kayseri’de yaşadık. Babaannesinin evinde de küp şeker gördü-ah bu küp şekerler!-. Ben bu şekere özellikle uyuz olurum, ağzının tam içinde yakalayıp çıkartmışlığım bile var. Ben tam sofradan şekeri kaldırmak üzereyken yine saldırdı bizim oğlan. Eee orada da seyirci çok ne de olsa. Babaannesi ağzına tıkıverdi şekeri. Babası verme anne filan dediğinde de “onu verme bunu verme, çocuk cılız kalmış işte.Çok biliyosunuz siz, onu yedirme bunu yedirme” dedi.
Ben de düşündüm,durdum. Merak da ettim, dedesine de sordum: “Yahu bizim oğlan at mı ki şekerle besleyelim!”
Çocuk Yetiştirme Sanatı
Okuduğum onca çocuk gelişim/psikoloji kitabının içinde “Mahallenin En Mutlu Yumurcağı” kadar beğendiğim ve zevkle okuduğum ilk kitap diyebilirim. Epey kalın olduğu için bitmesi ve özetlenmesi biraz zaman aldı. Ve tabi bu kadar uzun zaman ara verince çok güzel bir yeni-başlangıç yapmak istedim. İyi okumalar…
Öncelikle kitabın bundan 20-25 sene önce ilk kez yazıldığını, sonradan güncellendiğini söylemek isterim. Ama yazarın da belirttiği gibi, çocuk yetiştirmeye olan özen ve ilgi artsa da, çocuklar genelde aynı kalıyor, sorunlar da çözümler de öyle. Yazarımız Dr. Christopher Green Avustralyalı en iyi tanınan aile yazarıymış. Kendisinin de iki çocuğu var, ki bu benim için her zaman bir artı olmuştur. Çocukları olan birinin sadece teoriyle konuşmadığını, aynı zamanda pratikte benzer şeylere şahit olduğunu gösterir bu.
Kitabın dili öyle akıcı, zevkli, eğlenceli ve net ki. Okurken salt bilgiler yığını şeklinde vermiyor, asla sıkılmıyorsunuz. Ve bu nedenle de elinizden bırakmak istemiyorsunuz. Bir roman okumak kadar zevk veriyor. Hatta Seyyaf’ın babasına “sen bile okuyabilirsin, öyle eğlenceli” dediğimi hatırlıyorum. İronik bir dil kullanmış zaman zaman yazar. Kitap epeyce kalın, güncellendiği için belki de. Ama yine de sıkılmadan okuyacağınızı garanti edebilirim. Diğer birçok kitabın aksine, sürekli olarak kendi terapilerinden, hastalarından, seanslarından örneklere yer vermemiş(birkaç tane hariç).
Gelelim içeriğe: kitap üzerinde de belirttiği gibi 1-4 yaş arası çocuklar üzerine yazılmış. Tabi onlara çocuk değil toddler/yumurcak diyoruz aslında.( Bu kitapta çeviride çok büyük bir sorun var bence. O da “toddler” kelimesinin direk karşılığı olmadığı için, yeni yürümeye başlayan çocuk diye çevrilmiş olması. Yani okurken 4 yaşındaki bir çocuktan bahsettiğini fark ediyorsunuz, sonra bir bakıyorsunuz ki, yeni yürümeye başlayan bu çocuk demiş. Bir ara kafa karışıklığı yaratsa da, zamanla alışıyorsunuz.)
28 ana başlık var, öfke nöbetleri, tuvalet eğitimi, kardeş kıskançlığı, uyku sorunu, boşanma, çalışan ebeveynler gibi…Önce çocuklarımızın davranışlarının normal olduğunu kabullenmemiz gerektiğinden bahsediyor. Mesela hareketli bir çocuğu olan birisi bununla başa çıkabilmek için beklentisi minimuma indirip, çocuğun bu hareketinin normal olduğunu kabullenmeli. Çocuğun da biz büyükler gibi koltukta uslu uslu oturmasını beklersek, tabi ki aramızda daha gergin bir diyalog gelişecektir. Çocukların karakterlerini doğuştan getirdiklerini, ama anne-babalar olarak bunlara bizim şekil vermemiz gerektiğini anlatıyor: “Bazıçocuklar kolay olmak için doğar, bazıları ise zor. Küçük çocuklarımızı ayarlarının yapılması için üreticilerine geri göndermeyiz, ancak ebeveynler olarak hareketlerimize çeki düzen verebiliriz.Daha iyi hale getirilmiş muamele, önemli bir fark yaratacaktır.”
Bu dönemde çocukların ilgi çekmek için iyi ya da kötü davranışlar sergilediğini anlatıyor, ve bence bu davranışları sergilediklerinde de anlayışlı olmak gerekir. Geçenlerde Seyyaf da yanımızdayken bir film izlemeye kalktık-ki yanında izlemeyiz genelde-.Ne anne-ne baba onunla ilgilenmeyince, önce bilgisayarı fişten iptal etti, sonra kafamıza oyuncakla vurdu. Yüksek sesle evin içinde tepinmeye başladı. bunların hiçbirine kızmak hakkımız değil, canı sıkılıyor ve ilgi istiyor çünkü, henüz 4 yaşına varmadı. Bütün yaşıtları gibi, ilgi çekebilmek için azarlanmayı, bağırılmayı ve hatta vurulmasını bile göze alıyor.
Disiplinden bahsederken, bunun ceza ya da dayak yöntemi olmadığını, aslında disiplinin olumlu mana içerdiğini ve Latin kökenli eğitme, öğretme kelimesinden geldiğini anlatıyor. “Küçük çocukları, sevgi fakat arka planda açıkça belirlenen kuralların bulunduğu bir tarzda öğrenen öğrenciler olması hoşuma gider.” Disiplin, hayatta belli kurallar içinde yaşanması gerektiğini göstererek çocuğu eğitme demek yazara göre, onu cezayla dayakla terbiye etmeye çalışmak değil. Böylece çocuk da, hayatın belirli bir kural ve düzen içinde olmasıyla kendini bilinmezlik içinde değil, güven içinde hissedecek. Önemli noktalar: Net olmak, Tutarlı olmak, Düzen içinde Hareket Etmek, Olumlu Hareket Etmek.
Çocuk yetiştirirken bazen sabrın sınırının zorlandığı anlar olur. bunun için de kendinize de zaman ayırın diyor yazar. Bazen çocuğu büyükanne-baba ya da günlük bakıcılara bırakarak sinemaya gidin, kendinize özel vakit ayırın. Dışarı çıkıp hava alın ki deşarj olasınız. Ne kadar da haklı. 24 saat çocukla uğraşınca, insanın “yangın var” moduna girmesi çok da zor olmuyor. Hatta işten bile değil! Bu nedenle bazı çalışan annelerin çocuklarına karşı daha toleranslı olduklarını görüyorum. Bütün gün özledikleri için daha müsamahakar ve ılımlı yaklaşabiliyorlar. Arada bir nefes almak herkes için iyi gelir.
Nefes almak demişken, bu dönemde(1-4 yaş arasını kast ediyoruz) çocukların çok benmerkezci oldukları, inatçı, hırçın, söz dinlemez oldukları bir gerçek. İşte böyle olası sinir krizi dönemlerinde çocuğu da incitmemek, kendimiz de daha fazla gerilmemek için “Mola Tekniği”nden bahsediyor yazar. “En iyi disiplin şekliniz tükendiğinde, sizi artık bir yere götürmediğinde, çocuğunuzun dikkatini başka yöne çekmekten, oyunlardan yorulup sırtınızı duvara yasladığınızda molanın vakti gelmiş demektir. Bu, gittikçe büyüyen bir durumu çabucak sona erdiren bir yöntem, ayrıca güvenli bir kontrol sistemidir, hızlı sonuç verir ve her şeyi sakinleştirir”. Nasıl uygulayacaksınız:
- Çocuğa yaş seviyesine göre ne yapmak istediğinizi ve neden yaptığınızı anlatın.
- Sakince elinden tutup, ya da kucağınızda taşıyarak mola verdireceğiniz odaya götürün.
- Ne kadar kararlı ve net olduğunuzu gösterin ama kabalık ve sertlikten uzak durun.
- Kapıyı asla kilitlemeyin.
- Öfke nöbeti geçiriyor olmaları sizi yıldırmasın, kararlılığınızı sürdürün.
- Mola süresi her yaş için bir dakikadır. Yani iki yaş iki dakika, üç yaş üç dakika gibi.
- Mola süresi bittiğinde kindar bir şekilde olayı gündemde tutmayın, hayata kaldığı yerden devam edin(merak etmeyin,zaten onlar da öyle yapıyor. Ben Seyyaf’a uyguladığımda, odadan çıktığında ya elinde bir oyuncakla hiçbir şey olmamış gibi gelir, ya su ister vs. Ben de hiçbir şey olmamış gibi isteklerine karşılık veriyorum.)
Kitabın ana başlıklarından biri “işe yarayan şeyler”ken (mola tekniği gibi) diğeri de “işe yaramayan şeyler”. Ve bunların içinde tokat atma, bağırma ve tehditler yer alıyor. Hakikaten de bu yaş çocukları çok küçük oldukları için bunlar pek işe yaramıyor.Bir tokat attığınızda o çocuk o davranışı yapmaktan vazgeçmeyecek. Eğer sizden çok korkan ve vazgeçen biri olmasını istiyorsanız, ciddi bir dayak atmanız lazım. Bir tanıdığımın 3 yaşında kızı vardı. Kız annesinin gözünün içine bakıyordu bir şey dediği zaman, uslu uslu oynuyor, oturuyordu. Annesinin onu evire çevire döven bir veli olduğunu öğrendim, böyle terbiye edilmişti(!), o nedenle de annesinden korkmayı biliyordu. Arada bir şaplak attığınız çocukta, böyle travmatik bir etki yaratamazsınız, o yüzden korkmayın. Abartmayın! Eğer bu kadar ileri gidebilecek kabiliyetiniz yoksa(!), boşuna öyle vurmayın, bir işe yaramıyor. Evet bazen çok sinirleniyoruz ama o zaman da mola tekniğini kullanmak lazım. Dün Seyyaf damacanayı mutfağın içine boca ediverdiğinde, tam da giyinmiş evden çıkmak üzereydik. Tabi ki çok sinirlendim, Seyyaf’ı bir güzel pataklayıvermek geldi içimden ama elime ne geçecekti. Damacanın suyu hop içine geri mi girecekti, Seyyaf ders alıp bir daha asla böyle bir davranış sergilemeyecek miydi? Gerçekçi olalım.
Kitap epeyce kalın olduğundan özetlemek sayfalar alır ve sanırım okurlardan bundan sıkılıyor. Son olarak bazı başlıkları da anlatayım ve siz de mutlaka kitabı alıp okuyun. Çocukların beslenmesine dair bir bölüm var. Neyi ne kadar yemeli sağlıklı bir çocuk ve hangi besinlerde hangi vitaminler var. Uyku konusunda karşılaşılan en büyük sorunlar ve bunlara nasıl çözümler bulunmalı. Çocuklarda bulunan ve anne-babasının dahi onları sevmesini zorlaştıran bazı kötü özellikler. Korkular, ne kadar gerçekçi ve nasıl yaklaşılmalı. ADD, problemli çocuklar ve onlara nasıl muamele edilmesi gerektiği. Yaygın çocuk hastalıkları nelerdir, genelde neden kaynaklanır ve karşılaştığımızda neler yapmalıyız.
Genel hatlarıyla böyle. Kitap çok kalın olabilir ama 10 tane bu yaşlar için kitap okuyacağınıza, böyle detaylı ve gerçekçi bir yaklaşımla her şeyi bir araya toplayan kitabı okumak daha faydalı olur diye düşünüyorum.Ve son söz yazarın önsözünden:
“Tabi ki aileler çocukların problemleriyle mücadele etmeyi sürdürüyor. Kendi kendilerine neyi yanlış yapıyorum diye sorarlar. hiçbir şey! Bunu bu kadar zor hale getirmeniz gerekmez. En baş belası çocuk felaketine bile verilecek cevaplar vardır. Yeni yürümeye başlama döneminin oldukça eğlenceli olması gerekir, ve yardımımla da öyle olacak. Yorgun ayaklarınızı havaya kaldırın, kendinize bir çikolatalı süt koyun ve yeni yürümeye başlayan çocuğunuzla eğlenmeye hazır olun.”
Kitabın Adı: Her Yönüyle Çocuk Yetiştirme Sanatı
Yazar: Christopher Green
Yayınevi: Neden
Sayfa Sayısı: 543
Biz Nereden Aldık: Makro Market
Seyyaf Keloğlan Oldu
Uzun zamandır anneannesi ve dedesinin dilindeydi: “şu çocuğun saçlarını bi kestirin ya” diye. Yaz boyunca tabir-i caizse başımın etini yediler; hatta dedesi götürüp kestirmeyi teklif etti, pek oralı olmadım. Kıyamıyordum çünkü. Hem yazın öyle kel halde, dazlak gibi ortalarda dolaşmasını istemiyordum, hem de 2 senedir ancak bu kadar uzayan saçlarının bir çırpıda kesilivermesine gönlüm razı gelmiyordu. Ama zavallı oğluşumun da saçları ucube gibi olmuştu artık. Banyodan sonra ıslak halde enseyi kapatan saçlar, kuruyunca dalgalı kıvırcık karışık bir hal oluyor, taranmıyor şekle girmiyordu. Dahası bazı yerler kısa bazıları uzun tuhaf duruyordu. Yine de gözüm alışmıştı işte, böyle de güzeldi benim oğlum:)
Derken bizimkiler yine bastırınca, Seyyaf’ın babasına kestirelim dedim. Sıfıra vurduralım dedi. Hayır, olamaz! dedim. Komik görünür, çirkin olur oğluşum dedim. Sonra, yaza kadar uzar, böylece parkta komik durmaz, dalga geçmezler en azından diye düşündüm. Ve tekrar güzelce büyümesi için en iyi çözüm sıfıra vurdurmak yani oğluşumu kel yapmaktı. Dün berberin yolunu tuttu baba-oğul. Berber Efendi: “geç bile kalmışsınız. Benim de iki yaşında çocuğum var, 3 kere tıraş ettim şimdiye kadar” demiş. Neyse canım, geç olsun güç olmasın. Çok uslu durmuş, dahası tutulmuş benim oğlum. Böyle tuhaftır Seyyaf. Şaşıracağı bir şeyler olduğunda tutulur kalır, kıpırdamaz bile. Zaten 3 dakika sürmüş tıraş dediğin. Sonrası mı? Kel bir oğlan ve saçlar iyice gidince kepçe bir şekide ortaya çıkan kulaklar:) Ben annelerin babalara göre bir sıfır önde olduğunu düşünürdüm hep ilk anlarını biz görüyoruz diye. Ama bu tıraş meselesi baba-oğul arasında özel bir an gibi oluyor. Olsun:)
Bu Seyyaf’ın ilk tıraşı oldu. Aslında ikinci tıraşı. İlk kez 7 günlükken sünnete uymak için kesilmişti saçları. Hem de kim tarafından? Babası. O gün babasının bir berber arkadaşını eve çağırmak istemiştik, müsait değildi. E bu da 7.gün tıraşı,ertesi gün yapamazsın ki. Tarif etmiş, çok kolaymış canım ne varmış onda. Anneannesiyle biz çok çekindik başta. Minicik kafa, açık bıngıldak, sonra jilet! Babası bizden cesur çıktı, ben bir taraftan emzirirken o diğer taraftan usulca tıraş etti. Ve tam bir saat sürdü tıraş. Öyle iyi hatırlıyorum ki o günü, saat 11′den 12′ye kadar. Tabi dedesi ve anneannesi çok şaşırmıştı. Ama işte olmuştu, babası oğlunun ilk tıraşını yapmıştı.
Tabi ki çok değişti Seyyaf, saç insanı ne kadar da değiştiriyor. Sanki oğlumla çıktık, başka bir çocukla eve geldik. Dedim olsun, yakışıklı olmuş, değişik olmuş, korktuğum kadar çirkin olmamış. Tabi, dedi babası, senin oğlun ya, sana yakışıklı gelecek. Ee ne yapalım, kuzguna yavrusu anka görünürmüş. Tamam, o kadar bahsettim, merak ettiniz. İşte Seyyaf’ın yeni imajı :
Hayat İşte…
Denizli’de bir öğretmen, komşular köpeklerinden rahatsız olunca, çareyi onlara bir villa kiralamakta bulmuş. 2 tane Rottveiler cins köpek için villa kiralamış bu öğretmen.
Türkiye’de geçen senenin verilerine göre 25 bin çocuk sokaklarda yaşıyordu. Bu sene ve yeni bir yıla girmek üzereyken bilanço kaç bilemiyorum.
Doğum Sonrası Kilolarınızdan Kurtulun!
Hamilelik boyunca ister istemez kilo alınıyor. İdeal olanı 12-15 kilo arası almakmış. E zaten çocuğun ortalama 3-3,5 kilo olduğunu, eşinin de aynı ağırlıkta olduğunu, ve bir de bunun suyunun olduğunu hesaplarsak gerçekten ideal bir rakam. Ama bu ideal rakamla sınırlı kalan bir hamileliği kaç kişi geçirebiliyor ki? 25 kilo alanları duyduğumda şok olmuştum. Ve bir numarada her ne kadar yırtsam da, iki numara için endişelenmeye başlamıştım. Demek o kadar çok kilo alınabiliyordu. Ama esas mesele doğumda alınan kilolar değil. Zaten 12-15 kilo alanlar 7-8 kilosunu, 20-25 kilo alanlar da 10 kilosunu hastanede bırakıp geliyor. Asıl mesele bebek doğduktan sonra emziriyorsanız başlıyor.
Seyyaf habire emen bir bebek olduğu için bana “sen böyle kilolarını hemen verirsin, emzirmek kilo verdirir” demişlerdi. Eğer bu gerçekten doğru olsa, tığ gibi olmam lazımdı benimki gibi bir oğlanla. Ama etrafın “aa sütün yetmiyor mu, bu çocuk doymuyor mu” gazına gelen, emzirdikçe içindekilerini hortum gibi çeken bebekten dolayı habire acıkan anneler kendini yemeye içmeye özellikle de “tatlı ye, sütün artar” sözüne kanıp kendini şekerli yiyeceklere veriyor. Sonra aynaya baktığında o vahim tabloyu görüp, ne yapacağını şaşırıyor. Dahası ne zaman bu hale geldiğini de anlamaya çalışıyor. 40-50 yaşlarında kilolu olan bayanlarla konuştuğumda, hepsi bu kiloların hamilelikten kalma değil, sonradan alınma olduğunu söylüyor. (bkz: Seyyaf’ın anneannesi 78 kilo ile emekli oldu şuanda 91 kilo!). Dahası emziriyordum, cart curt derken verilemeyen ve fazlasıyla alınan kiloların ardından hop iki numara devreye giriyor. Kilo üstüne kilo ekleniyor. Neyse ki şanslısınız: Fazla kilolu hamile kalanlar, çok kilo almazmış hamilelikleri boyunca:)
“Tamam anladık, kilo aldığımızı zaten biliyoruz, yüzümüze vurup durma, çözümün ne, onu söyle” dediğinizi duyar gibiyim. Tabi ki yediklerinize içtiklerinize dikkat edeceksiniz, diyet yapıp, spor yapacaksınız. Yok, şaka yapıyorum, bunu zaten biliyorsunuz. Uygulayamadığınız için sıkıntı çekiyorsunuz ya zaten. Bilirim, diyet yapmak acayip bir irade ister. Hele de bu diyeti yazın yapıyorsanız, sürekli dışarıdaysanız. Bir arkadaşım diyet yaparken dondurmaya bile hayır dediğinde beni şok etmişti. Böyle iradeyi herkes gösteremez. O zaman ben size, tamamen bitkisel olan, hiçbir yan etkisi olmayan, Tarım Bakanlığı’nca onaylı MAURERS zayıflama ilacı kullanmanızı tavsiye edebilirim. Kısaca şöyle anlatayım bu ürünü:
- Kimyasal madde içermediği, tamamen bitkisel olduğu için hiçbir yan etkisi olmadan, güvenle kullanabilirsiniz.
- 36 kapsülden oluşuyor ve her gün bir tane kullanmanız yeterli(daha hızlı vereyim diye fazla kullanmaya kalkmayın sakın).
- İçinde Sinefrin bulunur ki bu doğal iştah kesicidir. İştahınız kesilince, yemeklerden uzak durmak daha kolay olur. E yemek yemeyince de, vücut mevcut yağları yakmakla meşgul olup, yeni gelenlerle uğraşmak zorunda kalmaz.
- Ürünü kullanırken bol bol su içeceksiniz, bu su hem yağlarınızı yakmanızda yardımcı olacak(sık sık tuvalete gitme ihtiyacı hissettiğinizde, yağların nasıl idrarla atıldığını fark edebilirsiniz.)hem de iştah kesilmesine yardımcı olacak.
- Ürünün yanında Sweat Termal Sauna Kemeri hediye olarak veriliyor. Bunu gün içerisinde kullandığınızda hem korse gibi daha ince görünmenizi sağlar, hem terletici etkisiyle yağların yakılıp, kilo verilmesini hızlandırır.
- En önemlisi de, zayıflama ürünleri epey bir pahalı olmasına rağmen, MAURERS sadece 35 TL.Ve 36 gün boyunca kullanacağınız için epey bir kilo vermiş olursunuz. İstenen kiloya inildiğinde daha fazla kullanmayın.
Hamileyken zaten kullanılmaz, onu söylemeye gerek yok sanırım, kimse hamileyken zayıflama ilacı kullanma gibi bir saçmalığa girişmez diye düşünüyorum:) Ama en önemli soru emzirme döneminde kullanılabilir mi? Özellikle ilk altı ay kullanılması kesinlikle tavsiye edilmiyor. Bebek yaşına girdiğinde, artık katı gıda ve ek besinlerle ciddi bir beslenme menüsü oluşturulduğunda ve emme işi daha nadir yapılmaya başlanmışsa kullanılabilir.(Ben Seyyaf yaşına girdikten sonra bir hafta kadar kullanmıştım.)
Siz de böyle kilo problemi yaşıyorsanız, onu bunu denedim, bir de bunu deneyim diyorsanız, seyyafinannesi@gmail.com adresine sipariş maili gönderebilir; ya da konunun altına yorum yazarak mail adreslerinizi bırakabilir, merak ettiklerinizi sorabilirsiniz. Ürünü önceden kullanıp memnun kaldıysanız, yorumlarda belirtebilirsiniz. Umarım hızla ve sağlıkla kilo verirsiniz. Hee unutmadan, ürün kullanımı sırasında günlük yarım saatçik de olsa yürüyüş yaparsanız daha sağlıklı kilo vermiş olurmuşsunuz. Benden söylemesi
Ruhsal Hastalık Bulma Hastalığı
Günümüzde çocuklar daha mı sorunlu, yoksa psikolojiye olan ilgi arttığı için, insanlar artık daha çok şey bildiği için her harekete bir mana yükleyip sorun mu üretiyor? Eskiden çok hareketli bir çocuğu olan insan “aa benim oğlan hiperaktif” demezdi, böylece ortada sorun da olmazdı. O çocuk sadece “yaramaz”dı. Okulda derslerini anlamayan, dikkatini veremediği için ev ödevinden bile habersiz eve gelen çocuk “tembel”di ya da diğerlerine göre “zekadan yana gerice”ydi. O çocuğa kimse ADD(attention deficit disorder-dikkat eksikliği) tanısı koymazdı. Zaman zaman bu etiketleme olayınının abartıldığını düşünüyorum.-Etrafta Seyyaf’a bile hiperaktif diyebilenler var, o yüzden pes yani diyorum,siz hiperaktif çocuk görmemişsiniz!-. Ama tabi işin şu yönü de var. Eskiden bazı şeyler bilinmediği, çocukların ruh dünyası önemsenmediği için, belki çok basit bir tedavisi olan rahatsızlık sebebiyle çocuk ömür boyu sıkıntı çekebiliyordu. Mesela gerçekten ADD’li olan bir çocuk ileride de başarılı bir iş adamı olma şansını kaybediyordu.
Lakin, şimdi bakıyorum, daha bebekken pedagoglara gidiyorlar. Rutin doktor kontrolü gibi(ki ben onu da çok saçma ve gereksiz buluyorum.Sağlık ocağında aşılarını yaptır yeter. Sağlam çocuğu hastane ortamına ne diye sokup duruyorsun anlamam!) rutin pedagog kontrolleri var insanların. Henüz bir yaşına girmemiş yavrucağı alıp, “ay doktor, canım doktor cicim doktor. Biz bu -henüz çocuk bile diyemediğimiz- bebeğimize nasıl davransak? O şu an şöyle bir bebek, böyle bir bebek. Acaba ileride şöyle böyle işler açar mı başımıza? Öyle böyle olmasın diye ne yapalım?” Pes!
Tamam biz artık daha bilinçliyiz, çocuklarımızın ruh dünyaları ve sağlıkları, bedensel sağlıkları kadar bizi ilgilendiriyor. Onları koşulsuz seviyor, empatiyle yaklaşıyoruz, onlarla vakit geçiriyor, çocukla çocuk oluyoruz ama, e nerde duracağımızı da bilmemiz lazım. Hani “kedi şeyini görmüş yara sanmış” derler ya, şimdiki anneler o hesap. Öksürse doktora götürdüğü yetmiyor, azıcık sinirlenip bağırsa ağlasa “ne yapacağım ben şimdi” diye tutuşuyor. Annelik biraz da içgüdüseldir. Her şeyi okuyarak, doktora sorarak yapamayız. Biz “kendi çocuklarımızı yetiştiriyoruz”. Onları en iyi biz tanırız. Bazen Seyyaf’ın hareketlerine karşılık olarak nasıl davranmam gerektiği konusunda bir yol çiziyorum. Sonra okuduğum kitaplarda da böyle öneriler görünce doğru yaptığıma seviniyorum, ve o kitabı yazan kendisi de çocuk sahibi olan kişilerin böyle içgüdüsel tavırlarla belki de doğru yolu bulduklarını düşünüyorum.
Konuyu çok uzattım, bağlamam lazım. Neden böyle bir yazı yazmak istedim? Bir video seyrettim mail grubuna gelmişti. Çocukları psikolojik etkiletleme ile ilgili. Ondan yola çıkarak, bu kadar abartılı yaklaşımlarla sağlam çocuğu hasta etmekten uzak durmak gerektiğini düşündüm. Ve düşündüğümü de paylaşayım dedim.
Buyrun bu da videonun kendisi:
Not: video ingilizce olduğu için, yazılanları anlamayanlar bu linkten bakabilir: Tıklayın.
2 Yaşında Bir Velet Neler Yapıyor?
Ee benim ufacık tefecik oğlum geldi 2 yaşına, abi oldu artık. Tarihe notlar, Seyyaf’ın günlüğüne yeni eklemeler yapmamız lazım. Acaba Seyyaf 2 yaşında neler yapıyordu, bunu şunu yapabiliyor muydu o zamanlar diye sonradan sorup durmamak için, yazalım. Halihazırda tam da iki yaşındayken, ne gibi gelişmeler, değişimler, beklendik beklenmedik hareketler varmış bir göz atalım:
Dil gelişimi ile başlamak istiyorum, biliyorum taktım ama şaşırıyor ve seviniyorum, yazmam lazım:) Daha önce de yazmışımdır, 7 aylıkken rutin be-be, ba-ba, de-de bilinçsiz hecelemeler başlıyor bebeklerde, Seyyaf da öyleydi. Babası uzun müddet baba dediğini iddia etse de, ben bu hecelemelerin ses çıkarmaya yönelik olduğunu, bilinçli bir baba ya da dede demek isteme olmadığını bebeklerin gelişimi üzerine yazılan kitaplarda okumuştum(hangi kitap demeyin, takip edenler artık ezberledi yazmayayım bir daha:) ) 9 aylıkken ilk kez “anne” dedi. O günden beri susturamıyoruz. Şimdi 2 yaşındayken kelime hazineleri genişliyor, cümleler kurabiliyorlar, çok da fazla dediğimizi anlayıp kimine cevap verebiliyorlar. Söylediğimiz kelimelerin neredeyse hepsini dilleri döndükçe tekrarlamaya çalışıyorlar. Ve iki üç kelime ile kurulan cümleler, dört-beşe kadar devam ediyor. Bir eksik var ki, ekleri kullanmada problem yaşıyorlar. Gereksiz yere ek koydukları gibi (bkz: Benim doydu), olması gereken yere ek koymuyorlar (bkz: bal bitirdi). En azından Seyyaf böyle yapıyor, bilemem diğer 2 yaşındaki yumurcakları:) Özellikle kitaplardan çok kelime öğrendi, bazen aramızda konuşurken duyduğu kelimelerin hoşuna gidenlerini dönüp tekrar ediyor.
Taklit yeteneği öyle gelişti ki, duyduğu sesleri taklit etme çok küçükken başlıyor zaten ama, Seyyaf hareketleri taklit ediyor. Anneanne nasıl öksürüyor, bebek nasıl ağlıyor, anne nasıl sinirleniyor dediğimiz zaman hemen bir hevesle taklit yapıyor, ee ne de olsa ilgi çektiğini anladı. Yalnız bazen alakasız yerlerde alakasız taklitler yapıp, rezil de etmiyor değil hani, neyse:)
Namaz aşkı acayip derecede, ve artık selam vermeye varana kadar tam teşekküllü namaz kılıyor. Ezan sesi duyduğu anda sanki hemen secdelere kapanmak zorundaymış gibi, oyuncağını, kitabını elinde uğraştığı ne varsa bırakıyor. Hatta geçen gün parkta oynarken öğle ezanı okunuyordu, parkın içinde “anne, Allah Allaahhh” diyerek namaz kılmaya kalktı bir anda. Ben de onu öyle gördükçe hep dua ediyorum, Allah bu aşkı içinden almasın diye, onu hep böyle alnı secdelerde görelim diye.
Paylaşma konusunda hiçbir atılım gerçekleştiremedik, e bu da normal daha 4 yaşına çok var. Herhangi bir zorlama yapmak istemiyorum. Kitaplarda yazan şu cümleler aklıma geliyor: “Size ait olan sürekli elinizde ve sevdiğiniz eşyalarınız olsa, evinize birileri gelip bunları izinsiz alıp, ellemeye oynamaya incelemeye başlasa ve size vermese ne hissederdiniz?” Şimdilik ses çıkarmıyorum. Dikkatini dağıtmaya, onunla başka oyuncaklarla oynamaya başlıyorum. Ya da ikisinin ortak oynayabileceği bir oyun üretmeye çalışıyorum. Bazen de tam muhabbetin ortasına dalarsa, karışmıyorum, ağlasınlar, iyi olan kazansın:)
Diyaloglar geliştiriyor, babası eve geldiğinde onunla muhabbet ediyor. “Günün nasıl geçti, ne yaptınız oğlum” diyor babası akşamları ona, o da anlatıyor. Bazen sallıyor tabi. Mesela hiç olmadık zamanda Yahya ile oynadığını iddia edebiliyor ki o gün o Yahya bize hiç gelmemiş oluyor. Ama genelde günü özetliyor ve eve giren çıkandan babasını haberdar etmiş oluyor:) Bir de soru-cevap muhabbetimiz var. İşaret parmaklarımızı havaya kaldırdığımız zaman “Allahh birrr” diye bağırıyor. Sonra sorular: Seni kim yarattı?-Allah. Kitabın ne: Ku-an. Kıblen neresi: ııı(burada düşünüyormuş gibi yapıp, uzun bir ııı çekiyor)Kabe!
Sayı saymaya başladık. Abaküsle oynarken ben öylesine 10′a kadar saymıştım ve ona hadi sen de tekrarla dedim. Benimle birlikte hepsini tekrar etmesine çok şaşırdım önce. Sekiz hariç bütün sayıları söyleyebildi çünkü. İlk kez duyup da böyle tekrar edince e insan şaşırıyor tabi. Sonra baktım bir kaç tekrardan sonra kendi kendine saymayı öğrenmiş, de ama nasıl: “bir-iki-üç-dört-altı-yedi-dokuz-on” aradaki sayılara ne oldu demeyin, onu ben de bilmiyorum:)
Her şeyi yapma isteği tavan yaptı, öyle ki sadece kendini ilgilendiren mevzulara değil, her şeye sazan gibi atlıyor. En basitinden cep telefonunu cebe koyma işlemini bile kendisi yapacak beyefendi. Koydurmazsan ağlıyor. “anneee, benim cebe koy!” Tercüme edeyim. Anne, cebe ben koyacaktım!”. Evin içinde böyle her şeyi yapmak isteyip, yapamadığında ortalığı ayağa kaldıran bir velet insana zaman kaybı. Tam temizliğe başlıyorum, hazır o oyuncaklarına dalmışken diyorum ki, makinenin sesini duyunca “anne, benim aç!” diye bir feryat ve gelip dank diye kapatıyor. Neymiş, kendi açacakmış. İyi hadi, sabırla bekleyelim aç. Açınca da pişmiş kelle gibi sırıtması var, e bu gülücük için iki dakika zaman kaybetmeye değer diyorsun sonra.
Uyku meselesini de yazmazsam olmaz. Misafir trafiğinden ötürü uyku saatimiz epey kaydı. 10′da uyuyordu, 11 oldu. Haliyle 9 yerine 10′da kalkar oldu. Böyle olunca zincirleme bir şekilde öğle uykusu gecikiyor, yine ertesi gece geç yatmış oluyor. Gece uyandığında yanımıza gelip aramıza, daha doğrusu acayip bir pozisyonla ayak ucumuza yatıyor. Bu gidişata acil dur demem lazım, gece uykularım harap olmaya başladı. Ama onu alıştırma sürecinin dayanılmazlığı şuan bana çok ağır geliyor. Birkaç ay erteliyorum. Ve evet, sallayarak uyutuyorum. eş zamanlı olarak onu da keseceğim inşaAllah. İki numara gelmeden son hazırlıkları yapmamız lazım.
Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Not aldım, unutmayayım.
Ve kendime de bir not: İki numarayı bu yaşa geldiğinde Seyyaf’la kıyaslamak yok, eğer öyle yapacaksan sil şimdiden bu yazdıklarını
Görmezden Gelebilme
Bizim ufaklıklar bir çok hareketi ilgi çekmek için yapıyorlar, e bunu artık anladık. “En kötü ilgi bile ilgisizlikten iyidir” diyor kitaplar. Çocuklar yeter ki onlarla ilgilenelim diye, yaramazlık yapmaktan kaçınmıyorlar. Bağırıp, çağırsak, po.posuna bir şaplak da atsak yok, iflah olmuyorlar. Neden? E ilgileniyoruz ya ondan! İyi ya da kötü, önemli değil; önemli olan o anda bütün ilginin odak noktası olabilmek.
Hmm, bu tuzağa düşmemek için ne yapmamız gerekiyor? Görmezden gelmemiz. Başarabilir miyiz? Bazen.
Seyyaf efendi, haliyle 2 yaşına henüz girmiş bir toddler olaraktan özellikle de birilerinin geldiği zamanlarda ilgi çekmeye çalışıyor. Muhabbetimiz bölünüyor, arada bir iki cümle de ona sarf ediyoruz tabi ki. Yani ilgileniyoruz, ama bunlar masum hareketler. “Aslan nerde, su ver, cami çiz” gibi ilgi çekmek için yapılan hareketler, anneyi oyuna katma çabaları sevecenlikle karşılık verilebilecek durumlar. Yalnız bu işin bir de “ama”sı var.
Bizim oğlanın vurma huyu olduğundan neredeyse iki yazıdan birinde bahsediyorum(çok dertliyiz çok!). Geçenlerde Seyyaf’ın babasına bir arkadaşı “siz tepki vermişsiniz, o yüzden devam etmiş. Siz hiç ilgilenmeseydiniz bırakırdı” demiş. Ben her ne kadar çocuk gelişimi üzerine doktora tezi yazacak kadar kitap okusam da, halihazırda bir velet yetiştiriyor olsam da, ve dahası bir anne olarak 24 saat çocuğumla vakit geçirsem de böyle iddialı bir cümle kurmam. Seyyaf bir kere vurdu, hani insanların kavgada kafa attıkları yer vardır ya burnun tam sınır kısmı, kemiğim kırıldı sandım, üç gün mor dolaştım. Babası uyurken ahşap oyuncağını aynı bölgeye denk getirip vurdu, adamcağız beyin kanaması geçiriyorum sandı. yok ama, tepki verme!
Eve misafir çocuklar geliyor, ya vuruyor, ya çimdikliyor, ya oyuncakları fırlatıyor, ya ısırıyor. Diğerleri de küçük olduğu için kaçıp kendini savunmuyor,korumuyor. Hoş büyük olanların bazıları da pek mızmız, bizimkinin vuracağını anladığı halde yanından çekilmiyor, dayağı yiyince de “anne” diye ağlıyorlar, biz mahçup oluyoruz. Ne de olsa vuran taraf bizimki. Böyle durumlarda da yok tepki verme!
Bir tükürme huyu başladı, bir kez yaptı, babası ceza verince bırakmıştı. Otobüste çocuğun biri gülücükler saçmaya başlayınca o tükürdükçe, geri başladı(işte tepki vermemekten kast edilen tam olarak bu olsa gerek. Tüküren çocuğa gülersen bırakır mı?) Geçenlerde odanın ortasında tükürmeye başladı, bir sabret iki sabret, oda tükürük yuvası oldu. Ama yok, tepki verme!
Meseleyi iyi anlayalım bence, çocuk bir şey istedi, elde edemedi. Senaryo belli: Kendini yerden yere atar, ağlar, dikkat çekmeye çalışır. İşte bu, görmezden gelinesi bir durumdur. Seyyaf böyle yaptığı zaman şöyle tepkiler veriyorum:
- Kendi kendine susana kadar hiç ilgilenmiyorum, gösterinin seyirci toplamadığını görünce sonlandırıyor artist.
- Oyuncaklarıyla oynamaya başlıyorum, bu arada da konuşuyorum. “Aaa, ne güzel bir arabaymış, nasıl da gidiyor!” “Aaa, bu bozuktu, artık çalışıyor mu?”
- Ters psikoloji yapıyorum: “Seyyaf sen sakın odana gelme, ben orda biraz kitap okuyacağım. Senin eşek, geyik, kurbağa kitaplarını. Ama sen gelme, ben okuyayım”
- Dedikodu yöntemini kullanıyorum ki burada ses tonu, bağıran çocuğun dikkatini daha kolay çekebilmek için kısık bir tonda, gizli bir şey söyler gibi olacak: Seyyaf biliyor musun, deden gelmiş. Anneanne de gelmiş, Ali Fuat’a mama almışlar, yarın da sana alırlar belki”.
- Bu asla tavsiye etmediğim ama annelik işte, cinnet geçirilmeye müsait bir meslek:) arada bir başvurulan bir yöntem: Kolundan tutup odasına götürüp, burada sinirin geçene kadar ağla, tepin ne yaparsan yap denilen bir yöntem.
Görmezden gelebilmek çoğu durumda gerçekten marifet. Hele anne o anda ruhen buna pek müsait değil, keçileri kaçırmış haldeyse. Ama çoğunlukla, herhangi bir zarar verme durumu yoksa, uygulanması gereken bir method. Öğrenci evinde kaldığımız dönem alt kat komşumuz bir gün çocuğunu bize bırakmıştı yarım saatliğine. O zamanlar Seyyaf kadar bir veletti o da. Çocukla oynadık, hopladık, zıpladık sonra sıkıldık haliyle. Kendi aramızda konuşmaya başladık. Bu arada çocuk ağlayarak yanımıza geliyor, kafasını duvara çarpmış oluyor. Biz de yanlışlıkla çarptı sanıyor ve bir de emanet olduğu için her ağladığında pohpohluyoruz. Sonra fark ettik ki çocuk duvara kafayı kasten ve sert bir şekilde vuruyor sırf biz kendi aramızda konuşup, onunla ilgilenmiyoruz diye. Ve ufaklık, istediğini elde etmişti, biz her darbede onunla ilgilenmiştik. Bu olay o zamanlar hafızama kazınıp bana ders oldu. Seyyaf daha bebekken bir kaç kez böyle kafasını vurdu ve hiç tepki vermedim, sonra bıraktı.
Fazla uzattım galiba, toparlayayım: Kendine ve etrafa ciddi zarar vermediği müddetçe, hoşumuza gitmeyen hareketler yaptıklarında hiç ilgi göstermezsek, ondan vazgeçiyorlar. Onların amaçları, (onlardan kastım 1-4 yaş arası) ben-merkezci düşündükleri için ilginin merkezinde olabilmek. Ve bu konuda da tutarlı olmamız gerekiyor. Bazen tepki verip bazen vermezsek, bir dahaki sefer şanslarını denemek için tekrar o yola başvurabilirler.
Ne diyeyim. Allah bize kolaylık versin
*Dedikodu yöntemi ve ters psikoloji, Harvey Karp’ın “Mahallenin En Mutlu Yumurcağı”nda tavsiye ettiği yöntemlerdi ve gerçekten çok işe yarıyor.
Seyyaf 2 Yaşında!
Canımın canımın canımın taaa içi oğlum dün tam 2 yaşında bir velet / toddler/ yumurcak oldu:)
Ne zaman doğacak, kime benzeyecek, nasıl bir bebek olacak derken bugünlere gelmişiz. Heyecanla bekledik, tabi başımıza neler geleceğinden habersiz cahil cesaretiyle:) Her zorluğa, sıkıntıya, acıya rağmen ne kadar güzel bir duygu, ne büyük bir nimetmiş. Ve en güzeli de oğlumun 2 yaşına girdiği bugünlerde yeniden aynı heyecanı yaşıyor olmak. Bu kez az çok nelerin bizi beklediğini tahmin ederek.
Seyyaf o kadar değişmiş ki doğduğundan beri, bebeklik fotoğraflarını gören Seyyaf olduğuna inanamıyor. Bu değişimi an be an yaşamak, büyüdüğüne tanık olmak, birlikte yeni şeyler öğrenmek, onunla birlikte hayata bakış açının değişmesi…Kaç kez şükretsek az geleceğini bilerek bir kez daha şükrediyoruz Allah’a ve oğlumun da her daim O’nun yolunda olması için dua ediyoruz.
Annesi, oğluşunun ikinci yaşı anısına bir video hazırladı-sağolsun babamız öğretti-. Gayet amatör olan bu video ile iki yılımızın nasıl geçtiğini görebilirsiniz. İyi seyirler





