Mahallenin En Mutlu Bebeği
Seyyaf bebekken sanırım bu kitap Türkçe’ye çevrilmemişti henüz, zaten benim geç haberim oldu varlığından. Neyse ki “yumurcak” konusunda şanslıydım. Seyyaf tam da bir buçuk yaşına geliyordu okuduğumda ve dört yaşına kadar da işime yarayacak. Şimdi iki numarayı beklerken bu kitabı da okumuş olmak büyük bir nimet oldu. Ayrıca sanki kendime bir kalkan hazırladım, tabi ki ihtiyaç duymamayı dilerim ama şimdi bir bebeğe nasıl yaklaşmam gerektiğini daha iyi biliyor gibiyim. Hele kolik bir bebeğe!
Kitap format olarak, genel bir bebek bakımı kitabı değil, bu maksatla alıp okumaya başlarsanız hayal kırıklığına uğrarsınız. Yani bir bebeğin banyosu, günlük bakımı, emzirme teknikleri tarzı bilgiler yok. Kitap genel anlamda -özellikle kolik olan bir bebeği- nasıl susturabilir, ağlamasıyla nasıl başa çıkabiliriz üzerine kurulu.
Harvey Karp bebekleri sakinleştirmenin düşünüldüğü kadar da zor bir iş olmadığından yola çıkarak kaleme almş bu kitabı. Zaten bu ağlamaların önüne geçebilmek için gereken uygulamaları yaptığımızda “mahallenin en mutlu bebeği”ne kavuşmuş olacağız. Peki, buraya kadar iyi hoş da nasıl olacak bu iş ve neden bazı bebekler daha çok ağlarken bazıları sakindir?
Doğduktan sonraki üç aylık sürece “dördüncü üç ay” adını veriyor Karp. Yani bu görüşe göre, bebekler üç ay erken doğuyorlar ve bu nedenle onlara rahim pozisyonunu hatırlatacak, kendilerini yine rahimde gibi hissetmelerini ve böylece güvende olmalarını salık verecek uygulamalar yapmak gerekiyor. Bu üç aylık dönem sonunda, dünya algılarının, hayata alışma sürelerinin başladığını söyleyen yazar, bu süreci atlatana kadar onlara destek olmamız gerektiğini söylüyor.
Sakinleşme refleksi dediği bir kavram var yazarın. Bu, beyne gönderilen bir sinyalle bebeğin sakinleşmesini sağlıyor. 5s tekniği de bu sinyal yoluyla refleksi harekete geçirebilmek için uygulanıyor. Neden her bebekte ihtiyaç duyulmuyor derseniz, bazı bebeklerin bu refleksleri çok kuvvetli olduğu için, onlar kendi kendilerini sakinleştirmede diğerlerine nazaran daha iyi durumdalarmış. Öyle olmayanlar için ise, iş anne-babalara düşüyor.
Meşhur 5s tekniği tüm detaylarıyla anlatılmış(aşağıda okuyacaksınız), öncesinde ise Karp temele inmeye çalışmış. Bu teknikleri nasıl bir araya topladığını, nereden saptadığını, işe yaradığından nasıl bu kadar emin olduğundan bahsetmiş. Farklı kültürlere baktığında(kitapta birçoğundan ismen bahsediliyor) onların neden kolik gibi bir derdi olmadığını ya da eskiden bizim toplumlarımızda neden böyle sorunlar yoktu da sonradan ortaya çıktı gibi soruları sormuş kendine. Bu soru çerçevesinde inceleme yapmış. Uygulama farklılıklarını görünce, o sakin bebeklere biz neden sahip olmayalım diyerek, yüzyıllardır uygulanan ve hem annelerin hem bebeklerin rahat edeceği 5s tekniğini ortaya koymuş.
İlk bölümde kolik konusuna epey bir yer vermiş, nedir ne değildir, hangi durumlarda bebeğe kolik tanısı konabilir gibi. Ve sanılanın aksine, koliğin bir hastalıktan, rahatsızlıktan kaynaklı değil, bebeğin sakinleşme refleksini kendi başına harekete geçirememesinden kaynaklandığını belirtmiş.
“Koliği sakinleştirmek için rahmi taklit etmek, kültürümüzün görmezden geldiği tek eski bilgi değildir. Geçtiğimiz elli yıl içinde uzmanlar neredeyse yok olmak üzere olan başka bir tarihi alışkanlığın, emzirmenin de faydalarını dikkatli bir biçimde kanıtlamıştır.”
Kundaklamak: Sıkıca kundaklamak sakinleştirmenin temel taşı, huysuz bebeğinizi avutmanın ve sakin kalmasının sağlamanın ilk adımıdır diyen Karp, bebek kundaklanma esnasında çırpınıp ağlıyor diye, bunu bebeğin kundaktan hoşlanmadığı şeklinde algılamanın yanlış olduğunu, kundak içinde bebeğin rahatsız değil, aksine rahat olacağını söylüyor.Ve kundaklandığı halde hala ağlamaya devam ederse, bu durum ebeveyni caydırmamalı, çünkü kundak bebeği bir anda sakinleştirmek için değil, diğer dört adıma gidebilmek için uygulanıyor. Şekillerle doğru kundaklama biçimini gösteriyor kitapta, ayrıca bebeği içinden çıkamayacağı şekilde sıkı kundaklamak gerekiyor ve bu konuda babaların annelere göre daha iyi olduğunu söylüyor. Yaz ayında bile olsa, bebeği kundaklamak gerektiğini, böyle zamanlarda battaniyeye sarılacağı için terlemeyi önlemek adına içine bir şey giydirilmemesini tavsiye ediyor.
Yan ya da Yüzükoyun Yatırma: Yine resimlerle farklı tutuş pozisyonları gösteriliyor. Bebeği sırt üstü yatırmanın onu rahatsız hissettireceğini söyleyen yazar bir konuda uyarıyor: Sakın yüzükoyun şekilde uyutmayın!
Şşttt Sesi: Bizde bebeklerin yanında fısıltıyla konuşulur, onların sesten rahatsız olmamaları için elden ne geliyorsa yapılır. Oysa Karp, asıl bu sessizliğin bebeği sinirlendirdiğini, onun dokuz ay boyunca bir elektrik süpürgesinin sesinden bile yüksek sesli bir ortamda kaldığını söylüyor: “Yüksek ve monoton ses bebeğinizin rahminizde duyduğu sesi taklit ederek, sakinleşme refleksini tetikler.”
Sallama: Bebeğin vücut dengesini koruyarak hızlı sallamak gerekiyor. Sakince, yavaşça değil, etkileyebilecek biçimde.Zaten kundak içinde olduğu için tutması da kolay oluyor. Sarsmak ve sallamak çok farklıdır, sallarken hem baş ve vücut orantılı duruyor-malum onlar daha kafalarını dik tutamıyor, dikkat etmek lazım- hem de hareketler sık ve sert olsa da küçüktür. Yani baş havada uçmuyor. Ayrıca sinirliyken her an ters bir sallama-sarsma karışımı hareket yapma ihtimalimiz olduğunda, öyle anlarda bebek ağlasa bile sallamaya kalkmamamızı öneriyor. Seyyaf bebekken sallamanın gaz çıkarmada da yardımcı olduğunu duymuştum birisinden. Hakikaten de ne zaman sallasam bebek rahatlıkla gaz çıkarıyordu. “Zıplatmak, hava kabarcıklarının serbest kalmasına ve bebeğinizin gaz çıkarmasına yardımcı olur” demek ki doğruymuş.
Emmek: “Emmek fetüslerin koruyucu sakinleşme refleksini tetikleyerek hayatta kalma şanslarını artıran en eski yollardan biridir.” Bu nedenle bebeklerde emzik kullanmanın sakıncalı olmadığını, fakat bunun önlemez alışkanlık haline gelmemesi için altı aylıktan önce bıraktırılması gerektiğini söylüyor. Fakat anneyi emmeyi tam olarak öğrenip, oturtana kadar ilk birkaç hafta için en azından emzik vermemeyi de tavsiye ediyor. “Göğüs ucuyla karıştırılmamaları için bebeğin hayatının ilk iki ya da üç haftasında emziklerden ve biberondan uzak durmak gerekir.”
Bu beş temel prensibi ayrı ayrı uygulamak istenen sonuca götürmüyor ebeveynleri. Hepsini baştan sonra, eksiksiz ve doğru bir yöntemle uygulamak gerekiyor. Böylece uygulandığında kesin sonuç alındığını söyleyecek kadar iddialı yazarımız. Hem kendi uygulamalarında-videoları da var-hem öğrettiği ebeveynlerin gelen yorumlarında çıkan sonuca göre, gerçekten de işe yarıyor. Anne-babalar kitaptaki yazılarında nasıl etrafa hava attıklarını anlatıyorlar , çılgınca ağlayan bir bebeği birkaç dakika içinde sakinleştirerek.
Bu tekniğin dışında bir de bebeğe masaj yapmanın da onu rahatlattığından, denenebilecek bir yöntem olduğundan ve nasıl uygulandığından bahsediyor. Ayrıca farklı birkaç yöntem daha sunmuş bebekleri sakinleştirmek için-arabada kısa bir gezinti gibi-. Ve sonuç olarak da bebeklerin böyle sakinleşmiş halde iyi uykulara dalıp bizim de iyi uyumamıza sebep olacaklarını söylüyor. Henüz deneyip görmedik, umarım gerek de kalmaz:)
Ve yazarın kitabın sonundaki sözlerine yer vererek özetimize son verelim:
“Göz açıp kapayıncaya kadar, kucağınıza kıvrılan o yeni doğmuş bebek yürüyen, konuşan, yıldırım hızında emekleyen bir bebeğe dönüşecek.”
O zamana gelene kadar, bebeklerimizin büyümesini adım adım takip edebilmeyi, sonradan pişman olacağımız hareketlerden kaçınmamızı ve sağlıkla büyütmemizi dilerim…
Kitabın Adı: Mahallenin En Mutlu Bebeği
Yazar: Harvey Karp
Sayfa Sayısı: 392
Yayınevi: Yakamoz
Biz Nereden Aldık: Makro Market
İlk Kar
Seyyaf’ın doğduğu sene öyle güzel kar yağmıştı ki, evimizin parka bakan camından dışarıyı seyretmekle yetinmiştim. Malum, Aralık doğumlu olduğu için bizim oğlan dışarı çıkmama fırsat vermez bir haldeydi. Sonraki sene neredeyse hiç kar yağmadı. Bu sebepten Seyyaf karla tanışamadı. Şimdi ise her yer bembeyaz oldu…
Birkaç hafta önce çekildi bu fotoğraf. İri iri kar taneleri yağmaya başlayınca, camdan kara baktırdım ve çok mutlu oldu Seyyaf. Kara bizim yüklediğimiz manayı yüklediğinden değil elbette, belki de yeni bir şey daha öğreniyor olmanın sevinciydi bilmiyorum. Bu kar uzun sürmedi, tutmadı yani. Bugünlerde yağan kar kardan adam bile yapılacak kıvamda ama anneannesi Seyyaf yeni hastalıktan kalktığı için, dışarı kara çıkarmama izin vermedi. Ben yine de karı ellesin, kara ayak bassın istiyorum. Nasıl olur
Mola Tekniği
2 yaş sendromu içinde olan, zaten “benmerkezcilik” ve “inatçılık” konularında sınır tanımayan oğlum bir de hastalanınca, ortaya dayanılmaz bir tablo çıktı.Annesi bu hamiş haliyle zaten hormonal dengesizlikler yaşamakta olduğundan, sabır denen şeye epey uzak durmakta. Öyle her zaman dikkatini dağıtacak çalışmalar yapamıyor, zaman zaman çığırından çıkıp bağırış çağırış diyalog kurmaya başlıyor oğluyla. Zaten laf dinlemez olan oğlu, dediği olmayınca daha çok bağırıyor, gözünden yaş gelene kadar ağlıyor, sinirlendiği an eline geçeni sağa sola atıyor, dediği olana kadar inadından vazgeçmiyor. Anne, bu hallere daha çok sinirleniyor derken ana-oğul kendilerini kısır bir döngü içinde buluyorlar.
İşte böyle anlarda imdadıma yetişen bir yöntem var: Mola Tekniği! İyi ki öğrenmişim dediğim, kitapların içinde kendime en faydalı bulduğum bilgilerden birisi bu oldu. Annelik içgüdüsüyle zaten uygular mıydım öğrenmesem bile? Belki. Ama doğru bir şey yapıp yapmadığımdan, olumlu sonuç alıp almayacağımdan emin olamayacağım için, ikilem içinde ve yalan yanlış uygulardım belki. Şimdi kendime güveniyor, bu veletle böyle başa çıkabilirim diyorum. Ama tabi sadece kendi evimizde!
Hangi Kitaplarda Bahsediliyor?
Çocuk Yetiştirme Sanatı kitabında Dr. Green bu yöntemi detaylarıyla anlatmış(ben de özet kısmında yazmıştım.)Elizabeth Pantley de bu yöntemin işe yaradığını söyleyenlerden. Benim okumadığım daha kaç kitapta kim bilir bahsediliyor bu yöntemden. Öyleyse nedir ne değildir, nasıl uygulanır bu?
Ne Zaman ve Nasıl Uygulanır?
“En iyi disiplin şekliniz tükendiğinde, sizi artık bir yere götürmediğinde, çocuğunuzun dikkatini başka yöne çekmekten, oyunlardan yorulup sırtınızı duvara yasladığınızda molanın vakti gelmiş demektir. Bu, gittikçe büyüyen bir durumu çabucak sona erdiren bir yöntem, ayrıca güvenli bir kontrol sistemidir, hızlı sonuç verir ve her şeyi sakinleştirir”.
Böyle diyor Dr. Green. Sabrım tükeniyor, Seyyaf’la nasıl başa çıkacağımı bilemiyorum. İşte o anda onu alıp bir başka odaya koyuyorum. “Burada otur ve ağlaman bitene, sinirin geçene kadar gelme!” diye kesin bir sesle söylüyorum(zaten bu kararlı ses tonu sinirli olduğum için otomatik çıkıyor. Onun için çabalamaya gerek yok:) ). Hemen peşimden gelirse, bıkmadan tekrar aynı şeyi yapyorum. Ne kadar sinirli olursanız olun, amacınız bir şey öğretmekse sabır gerekiyor. Ama Seyyaf sanırım alışık bu tarz yöntemlere. Çünkü daha ufakken de adını benim “Ağlama Özgürlüğü” koyduğum metodu uyguluyordum.O nedenle pek peşimden gelmiyor. Geldiğinde de hala devam ediyorsa “bitmediyse niye geldin!” diyorum, “bitti” diyor. Eğer hala devam ederse bağırmaya ağlamaya, “madem bitmedi o zaman hadi bakalım derhal odaya” diyorum tekrar. Geldiğinde “bitti” deyip sırıtıyor, ya oyuncaklarıyla oynamaya, ya bana sarılıp öpmeye başlıyor. Kaldığımız yerden devam ederken, kendi kendime düşünüyorum. Sinirden iki şaplak vursaydım, şu an ne halde olurduk? Bak, şimdi ne haldeyiz? Sarmaş dolaş, hiçbir şey olmamış gibi. Burada anahtar noktalardan birisi de bu. Çocuk bitti dediğinde olayı bitirmek, içinde herhangi bir kırıntı kalmadan devam etmek yaşantıya. Güzel bir yöntem uyguluyoruz, kin gibi bir kavramı araya sokmamak lazım. Zaten çocuk her şeyi unutmuş tarzda yaklaşıyor, biz de devam ediyoruz onunla birlikte. Kapıyı asla kilitlemeyin. Kaş yapayım derken göz çıkarmak olur bu. Ya elinden tutarak ya da kucağınızda taşıyarak olay yerinden uzaklaştırın:) Odadan her çıktığında tekrar gönderin, ta ki çocuk pes edene kadar. He pes etmemekte ısrarlı görünürse, çığırdan çıkıp da sert davranmayın. Unutmayın, biz bir şeyler öğretmeye ve kötü durumdan iyi bir şekilde kurtulmaya çalışıyoruz aslında, olay iktidar meselesine indirgemeye gerek yok.
Kaç Yaş için Uygulanabilir ve Ne kadar Sürmeli?
1-4 yaş arası için uygulanabildiğini söylüyor yazarlar.Zaten genelde o yaş aralığına hitap eden kitaplarda bahsediliyor. Ben Seyyaf’a bir buçuk yaşından beri uyguluyorum. Her yaş için bir dakika odada tutmak gerekiyor. Bizim oğlan 2 yaşında mesela, 2 dakika durması lazım. Ama bizimki odada tek başına çırpınmaktansa “bitti” deyip gelmeyi tercih ediyor hemen. Eğer çok hırslanmış ve sinirlenmişse birkaç dakika oyalanıyor.
Gerçekten İşe Yarar mı? Yaramazsa Ne Yapmalı?
Benim oğlanda gerçekten işe yarıyor, eğer kararlı bir şekilde çocuk kendini daha yeni tanımaya başladığı dönemden itibaren(bizim 1,5 yaşında başlamamız gibi) uygularsanız, sizin caymayacağınızı tahmin ettiği için çok işe yarıyor. Ne zaman işe yaramıyor? Misafirlikte yapmaya kalkışmayın zaten, başka oda rica etmeniz lazım, millete o bağırtıyı dinletmeniz lazım ve sonuçta mağlup olacaksınız. Evde bile olsanız yanınızda özellikle onun sevdiği ve ona kıyamayan birileri olduğunda-anneanne, teyze gibi!- olumlu sonuç alamayabilirsiniz. Böyle durumlarda onları uyarmanız gerekiyor ki, size destek olsunlar, çocuğa yüz vermesinler. Eğer hiç işe yaramıyorsa sizde, her çocukta aynı sonucu verecek diye bir şey yok. Bu, ya sizin tutarlı tavır gösterememenizden ya da çocuğun yapısından kaynaklanıyor olabilir. Böyle durumlarda anormallik aramak yerine başka yollara başvurmak lazım(mesela kendinizi tuvalete kapatıp, çığlık atabilir; yorgan yastıkla tek taraflı savaşa tutuşabilirsiniz:) )
Velhasılı, çocuklara sabretmek zor, onları da kendimizi de yıpratmadan iletişim kurmak zor. Hele 2 yaşındaki bir veletle zop-zor! biz böyle üstesinden gelmeye çalışıyoruz zaman zaman, belki size de bir ışık tutar dedik
Hastalıktan Kalanlar
Seyyaf geçen hafta hastaydı.Malum ortalıkta salgın var, her blogda bir hastalık hikayesi. Bu kez hastalık sürecinde yazmadım, sanırım anneliğe de, bebeğin/çocuğun hastalığına da alıştım. Ama dikkatimi çekti de, bu sene bir hayvan ismi bulamadılar herhalde: Kuş, domuz, keçi gribi derken her sene bir şeylerle oyaladılar bizi. Halbuki her sene kış mevsiminde oluyor böyle şeyler. Geçen sene bu zamanlarda da Seyyaf’ın hasta oluşunu ve bizi de hasta edişini yazmıştım mesela(hem fiziken hem zihnen hasta!).Neticede bunlar solunum yoluyla bulaşan hastalıklar olduğu için çok rahatlıkla bulaşabiliyor. Ben öyle “bardağını, kaşığını, çatalını, havlusunu ayırın” lafına da pek dikkat etmem. Yanımda yatarak uyuyan çocukla birbirimize hastalık bulaştırmamız zaten işten bile değil, üstelik elli kere yüzüme hapşurdu velet:)
Cuma, cumartesi çok yoğun geçirdi, kucağımdan inmedi hiç. Ben oğlumu tanıyorum, genelde böyle geçiriyor hastalığını. Çok şükür ki yoğun ve acillik bir durumu olmuyor. Ateşi çıkmıyor. İlk gün boğazım ağrıyor dedi, ikinci gün kulağım ağrıyor dedi. Doktora götürmeyi sevmiyorum, hem vücudu hastalıkla savaşsın, bağışıklığı güçlensin istiyorum. En ufak ağrı sızıda ağrı kesici alırsa, vücut kendini bırakır diye düşünüyorum. Bizim gelinimiz bir yeri çok ağrıdığında bebe asprini bile alsa işe yarıyor, oysa ben hamileyim diye minoset kullanıyorum, bana mısın demiyor. Çünkü o hiç ilaç kullanmamış neredeyse, oysa ben ilacın dibine vurmuşumdur. Oğlum da böyle olmasın istiyorum. Tabi ki annesi olarak acı çektiğini görünce kıyamıyorum ama çok acı çekmediği de ağlayıp sızlanmamasından belli oluyor diye avunuyorum. Sadece halsiz, biraz sancılı; o da geçer dedim. Ama anneanne ve dedesinin baskılarına zor dayandım. Cuma geçip cumartesi de aynen devam edince, “sen bu çocuğu bir doktora götürmüyorsun! Bak iyileşmiyor işte, buna bir iğne şart!” diye sıkıştırdılar beni. “Anne, biliyorsun Seyyaf böyle atlatıyor, geçen sene de böyle oldu. 2 gün yatıyor, dinleniyor, sonra iyileşiyor, hem ateşi de yok bak” dediysem de ı-ıh. Neyse ki pazar günü, o yattığı iki günün acısını çıkarırcasına ortalığı birbirine katmaya kaldığı yerden devam etti.
İştah derseniz, 4 gün yemek yemedi, sütünü içmedi, çorbasını yemedi. Bal-ekmek istemedi. Hatta ilk gün tahin helvasına bile hayır dedi ama, sonraki günler sadece helvayla beslendi. Geceleri uyandığında da dahil olmak üzere sürekli su içti. Bezi bile neredeyse tertemiz oluyordu bu durumda. Anneannesi yine kıyamadı, iştah şurubu al sen bu çocuğa dedi. Ama ben biliyordum ki “hastalık gelir, iştah gider”. Anlatmaya çalıştım onun vücudu şu an hastalıkla savaşmaya çalışıyor, sindirimle zaman ve emek harcamak istemiyor diye. Ayrıca o dört günden sonraki sabah gözlerini açar açmaz “anne, süt” dedi. Demek ki çocuklar birkaç gün aç kalınca bir şey olmuyormuş. Vücut gerçekten yemeğe ihtiyaç duyduğu an bunu bir şekilde belli edecek, sıkıntı etmeye gerek yok(beslenme konusunda iştahsız çocukları olan anneler için kitaplardan derlediğim bir yazı da çok yakında gelecek:) )
Hastalık gelip geçiyor çok şükür, Allah daha büyük sıkıntı, dert vermesin. De, bu huy değiştirme olay yok mu! Hastayken kıyamıyorsun, kurallarından taviz veriyorsun, dediğini yapıp nazını çekiyorsun. İyileşince sanıyor ki, tahta ben oturdum, ipler benim elime geçti. Sen de durumun bu olmadığını, o halin ekstra bir durum olduğu için öyle davranıldığını ispatlamaya çalışıyorsun derken iş çığırından çıkıyor. İyileşti dediğimiz günden beri oğlumu tanıyamaz oldum. Huysuz, aksi, inatçı! Tamam, zaten çok inatçıdır ama kararlı anne bakışlarını görünce öyle ya da böyle yelkenleri suya indirirdi. Ya da en azından dikkatini dağıtmak daha kolay olurdu. Seyyaf’ın bu hallerine bakınca, “Allah’ım, çocuğu hep böyle olan annelere yardım et” diye dua ettim. Ve tabi oğlumun bu halinin geçici olması için de.Böyle bir çocukla cinnet geçirmemek çok zor! Çocuğa bir zarar vermemek için insan kendini zor tutuyor, çıldırmamak için de. Peki bu durumla nasıl başa çıkmaya çalıştım? Müthiş “mola tekniği” ile. İyi ki bu tekniği bulmuşlar ve iyi ki ben de okumuş, öğrenmiş, işe yaradığına kanaat getirmişim. Böylece birçok şeyin üstesinden daha kolay gelmiş olduk ana-oğul.
Peki nedir bu mola tekniği tam olarak? Nasıl uygulanır? Sonuçları gerçekten işe yarar mı? İşe yaramıyorsa ne yapmalı? Kaç yaş için işe yarar? Seyyaf’ta uyguladığımda ne gibi sonuçlar aldım? Hangi kitaplarda bahsediliyor bu teknikten? gibi pek çok sorunun cevabı bir sonraki yazıda sizlerle buluşacak
Bebekleri Kundaklamak Sakıncalı mıdır?
Seyyaf doğup da hastaneden eve geldiğimiz andan iki aylık olana kadar kundakladık anneannesinin tavsiyesiyle. O zamanlar bebekler için kundak iyi midir değil midir, sakıncalı mıdır faydalı mıdır bilmiyordum(dedim ya, bebek bakımı ile ilgili pek kitap okumamıştım o zamanlar). Ama annem üç çocuk büyütmüş ve hepimizi kundaklamıştı. Seyyaf’ın babaannesi de üç çocuk büyütmüş ve hepsini kundaklamıştı. Sonuçta bu altı çocuğun hiçbirinde fiziksel bir engel, kundaklamadan kalmış olabilecek psikolojik bir rahatsızlık yok çok şükür. Öyleyse suçu ne ki bu yılların masum kundağının da bir anda “günah keçisi” ilan edildi?
Yüzyıllar boyunca insanlar bebeklerini kundaklamış, sarmış sarmalamış, öyle büyütmüş. Eğer gerçekten bu kadar sakıncalı olsa, insanların bedensel iş gücüne ihtiyaç duyulan köy yerlerinde uygulanır mıydı? Ya da yanlışlığı yıllarca fark edilmez mi? Şimdi kundak, demode görülüyor. Bebeklerini kundaklayan annelere çağdışı gözüyle bakılıyor ve bu anneler içten içe küçümseniyor bile. Hele ki bebekleri kolik olan, uyku sırasında elleri, kolları hareket ettikçe uyanan ve bundan irken annelerin kundağa böyle bakmasına ben hiç anlam veremiyorum. Seyyaf daha büyük olduğunda bile, ellerini pijamasının içine sokar, öyle uyuturdum. Böylece daha uzun süre uyuyabiliyordu. Çünkü, bebeklerin özellikle el hareketleri dikkatlerini dağıtyor, uyumalarını zorlaştırdığı gibi, ani uyanmalarda da geri dalmalarını engelliyor. Hani bazen bize de olur ya, uykuya dalmak üzereyken düşüyor gibi hisseder, tik gibi ani tepki veririz istem dışı. Ve bu tepki bile bir an bizi uykumuzdan eder.Ama biz yetişkinler hemen geri dalabiliriz. Buna “moro refleksi” deniyormuş. Yani ürkme refleksi. Bebeği çok dikkatli ve destekli tutmadığınızda da bu reflekse kapılabilirmiş. Velhasıl, ben kundakladım, gayet hareketli, sağlıklı bir oğlum var çok şükür. Ayrıca kundaklayan herkesin bebeğinde de aynı rahatlığı gördüm büyüdüklerinde. Kalça çıkıklığına sebep olabilirmiş. Hayır, eğer bebekte kalça çıkıklığı varsa, bunun tedavi etme sürecinde zararlı olabilir. Sağlam bebeğin kalçasnı çıkarmaz. Lütfen:) Ayrıca, 24 saat kundaklamıyorsunuz ki. O bebeği alt değiştirirken, masajları sırasında, banyosunda, hareket yaptırırken sürekli kas ve kemiklerinin gelişimine yönelik hareketler yapıyoruz zaten. Neyse efendim, çok uzattığımı fark eder, sözü Karp’a bırakırım
“Üç yüz yıl kadar önce bu moda öncüleri, kundaklamanın demode olduğunu ilan ettiklerinde büyük bir hata yaptılar…İlk yanlışı bilim yaptı: 1700lerde bilim insanları kundaklanmayan bebeklerin asla gözlerini ya da kollarını çıkarmadıklarını kanıtladı. Bu gözleme dayanarak yanlış bir çıkarımda bulunup, kundaklamanın bir zaman kaybı olduğuna karar verdiler. İkinci hatayı demokrasi yaptı: Bağımsızlık bildirgesi’nin ilanından sonraki yıllarda kurucu babalarımız(ve annelerimiz) çocuklarının özgürce yaşamalarını istedi ve bu tavır, bir bebek hapishanesi olarak gördükleri kundağı reddetmelerine sebep oldu.
Ebeveynler yeni doğan bebeklerini sarmalamaktan vazgeçince, beklenmedik bir şey oldu: Kontrol edilemeyen ağlama krizleri geçiren bebeklerin sayısı dikkat çekici düzeyde arttı.
Bebekler doğdukları andan itibaren kundaklanabilirler. Bu onların kendilerini yeniden eve dönmüş gibi rahat ve sıcak hissetmelerini sağlar. Sarmalamak, onların dikkatlerinin dağılarak uyanık kalmalarını engeller. Bebeğinizi zaten uykusu varken ve yeni fikirlere açıkken kundaklayın. Kundaklamak sıçrama hareketlerini yumuşatarak kendilerini sinirlendirmelerini engeller. Sıkıca sarmak bebeğinizin yanlışlıkla kendisine vurmasını ve ani sıçramalarını engeller. Bebeğinizi sadece kundaklayarak, uyku sürelerini üç saatten deliksiz dört hatta altı saate çıkarabilirsiniz. Unutmayın, kundağın bütün gece sarılı kalabilmesi için çok sıkı sarmanız gerekir.“
Önemli Not: Kundaklamak Harvey Karp’ın meşhur 5s tekniğinin ilki. Yani bir bebeği sakinleştirmek için atılacak ilk adımdır.
Zayıflamak İsteyenlere Beslenme Tüyoları
Diyet yapmak çok zor iş, ciddi bir irade gerektiriyor. Bazen iştahsız olduğunuz dönemler olur, hazır iştahım kaçmışken diyete başlayım dersiniz, ne olursa o an olur; o iştah bir anda geri gelir! Hani yasak olanın cazibesi derler ya, öyle bir şey herhalde. Genelde yaza doğru insanlar diyet yapmaya başlar, oysa yanlıştır(ben de mayıs-temmuz arası yaptığım için biliyorum.)Dışarı daha çok çıkınca, her şey daha bir güzel gözükür insanın gözüne. Siz de diyet yapamayanlardansanız, en azından beslenme düzeninize biraz dikkat ederseniz, hem sağlıklı beslenmiş, hem kilo vermiş olursunuz. Öyle diyetteki gibi, ayda 5-6 kilo vermek belki pek mümkün olmaz ama hiç yoktan iyidir:)
- Bol su tüketin: Aslında bunu yazmama bile gerek yok, bilmeyen kalmadı sanırım suyun yağları yakmadaki işlevini. Bir TV programında diyetisyen şöyle açıklıyordu: “Hani yağlı tencerelerinizi, tavalarınızı ciflersiniz.O yağın sökülüp atılması için bol sudan geçirirsiniz. Çünkü cif yağları parçalara ayırır, su da onların akıp gitmesini sağlar” Normalde de 2 lt su içiyorsanız, bunu artırmanız lazım ki, yakılan yağların idrarla atılmasına faydası olsun.
- Hamur işi, tatlı, tuzlu, yağlılardan uzak durun:Annem derdi ki “kızım, su içmekle zayıflanılsaydı, baban zayıflardı, o kadar su içiyor adam!” Dıtt dıtt, yanlış! Babam çok su içiyor olabilir ama, makarna pilavı bile ekmekle yiyenlerden. Şeker hastalığı başlamadan önce de tatlının dibine vuranlardan. Vücut, aldığı suyu var olan yağları yakmak için kullanırsa ancak zayıflayabilirsiniz. Yeni yeni yağlar eklerseniz, hangi biriyle uğraşsın? Ayrıca bazı insanlar hiç yağ yenmemesi gerektiğini düşünür. Öyle değildir, az da olsa yağ ihtiyacı vardır vücudun ama zeytinyağı kullanmanız gerekir. Bu da, zeytinyağında kızartma yaparak değil, salatalara bir tatlı kaşığı(ben kendime kıyak geçer, bir yemek kaşığı koyardım) yağ koymak suretiyle olur.
- Haftada bir makarna, baklagil vs yemek gerekir: Bazen kilo takıntı hale gelir, su içsek yarayacak diye ödümüz kopar ama öyle değil. Vücudun işleyen mekanizmasının çalışabilmek için ihtiyaç duyduğu şeyler sadece su, vitamin vs değildir. Karbonhidrat da bir ihtiyaçtır. Haftada bir makarna (bir tencere değil, bir tabak.Hani hazır bir tabak diye ağzına kadar doldurmayın:) ) , bir kez kuru fasulye, nohut gibi yiyecekler yemek gerekir.
- Proteini unutmayın! : Diyetisyen kontrolünün birinde, yine haftada bir buçuk kilo vermiştim. Ama yanlış giden bir şeyler vardı, yağlar aynen duruyor, kaslar gitmişti! Atladığım bir şey vardı çünkü, o hafta tembellik etmiş, diyet programına uymamış, et tüketimine ara vermiştim. Yani tartıda eksik görünüyor olmak her zaman zayıflamak anlamına gelmiyor. Bu nedenle yine vücudun ihtiyaçlarını göz önünde bulundurup, protein içerikli beslenmeleri unutmamak gerekir. Bunun için kahvaltıda haşlanmış yumurta(her sabah olmak zorunda değil, doktor bana haftada 3-4 kez demişti), gün içinde et tüketimi(ızgara, haşlama ya da fırında pişmiş) gerekiyor.
- Tam buğday ekmeği tüketin:Herkes bilir beyaz ekmek yenmez böyle zamanlarda. Kepek ekmeğe dadanırız ama yanlışmış. Doktorum bana buğday, çavdar, yulaf ekmeği tercih etmemi önermişti. Zaten tam buğday ekmeği yediğiniz zaman o hafifliği hemen fark edersiniz.
- Ölçüye dikkat edin:Bazen yemek yerken, karnımız doyar, gözümüz doymazdı. Annem de “ekmeksiz yiyin kızım, bir şey olmaz” derdi. Yani sadece ekmek kilo yaparmış gibi:) Bir de eğer meyve yiyorsak,o faydalı bir şeydir ya hani, bol bol yiyebilirsin.Ama öyle değilmiş. Her şeyi belli ölçüde yemek gerekiyormuş. Yani 3-4 portakal yemek yok, bir portakal bir porsiyon yerine geçiyor. Ama yeşillik söz konusu olunca, yağsız da oluyor ya hani, bolca tüketebilirsiniz. Zaten insana bir şişkinlik veriyor, isteseniz de çok yiyemiyorsunuz:)
- Kalsiyum tüketin: Diyetisyen hem öğle arası, hem gece öğünü için birer bardak süt verdiğinde-ki yemekte de bir kase yoğurt vardı-kansız kalacağımdan korkmuştum. Zaten emziriyordum, doğum yapalı 5 ay olmuştu. Tabi bilmiyordum kalsiyumun yağları yakmada faydalı olduğunu. Bu nedenle en azından bir bardak süt, bir bardak kefir, bir kase yoğurt yiyebilseniz gün içinde süper olur.
- Vazgeçmeyin: Bazen istisnalar olur insanın hayatında. Bir yere gidersiniz, önünüze reddedemeyeceğiniz yiyecekler sunarlar, diyetteyim deseniz de kar etmez. “Aman neyin var senin, ye! Can boğazdan gelir” derler. Böyle durumlarda kalıp yerseniz, hemen vazgeçmeyin. Battı balık yan gider deyip de koyvermeyin kendinizi. Kaldığınız yerden devam edin, sadece o gün için fazla yağlı, hamur işi filan yediyseniz, daha çok su için, salatalara bile yağ koymayın.
Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Okuduklarım, gördüklerim, tecrübe ettiklerimbana bunu öğretti. Bir de öğün meselesi var. Karatay diyetini duymuşsunuzdur, “acıktıkça yiyin, tıka basa doymadan kalkın. Ara öğün dediğin şey obez batıdan gelmiştir. Günde üç öğün yiyin, sürekli 2-3 saatte bir yiyecek girerse mideye, zayıflamayı sağlayan o hormon devreye girmez vs…” Bu da doğru, ama hızlı sonuç almak isteyenler için değil bana kalırsa. Deneyen varsa paylaşabilir bizimle, biz de öğrenmiş oluruz. Ama ara öğünlü diyetlerle de zayıflanıldığı aşikar. Öyle olmasa 2 ayda 12 kilo veremezdim herhalde:)
Diyet yapamıyorsanız bile, beslenmenize biraz dikkat ederek, kilo kaybettiğinizi görebilirsiniz.
Emzirirken Diyet Yapılır mı?
İnsanlar kendi çıkarımlarını, bilimselliği kanıtlanmış tez gibi sunmuyor mu bazen, hiç hoşlanmıyorum. Denememiş, deneyeni görmemiş, böyle bir olaya hayatında şahit olmamış. Ama mantıklı çözümlemeler yapıyor kendince. Olabilir, her insanın kendince fikirleri olabilir. Ama bunu tek ve kesin doğru gibi sunarak, karşı tarafı eleştirmek yanlış! İşte emzirirken diyet yapma konusu da bunlardan birtanesi. Etrafa bakılırsa, zinhar yapılamaz! Sen emziriyorsun, sütün olmalı; yani besili inek misali olmalısın. Hamileyken fazla kilo almadın mı, ve doğumda yarısından fazlasından kurtuldun, üzerinde 3-5 kilo fazlan mı var, ve aslında emzirmek insanı zayıflatır mı? Yooo, olamaz. Bol bol ye, iç, emzir, Ye-İç-Emzir! Hele tatlı, şekerli, şerbetli şeylerden bolca tüket. Üzgünüm ama yanlış bildiğiniz bir şey var: Emzirmede sütün çokluğu yemeğin niteliği ile alakalıdır, niceliği ile değil!
Emzirirken diyet yapılır mı? Elbette! Her şeyin bir kuralı vardır ama, buna dikkat ettikten sonra neden olmasın? Öyle kafanıza göre internetten bulduğunuz, o bu arkadaşınızın uygulayıp da olumlu sonuçlar aldığı diyetleri değil, bir diyetisyenin sizin bünyenize uygun gördüğü diyetleri uygulayın ama. Bunun için diyetisyenler sizden tahliller istiyorlar: Kolesterol, TSH, kan sayımı gibi tahlillerinizin sonucuna, vücudunuzun yağ-kas-su oranlarına göre diyet yazıyorlar size ve metabolizmanın tepkisini ölçmek için bir hafta deneme süresi veriyorlar. Yani sanılanın aksine, “birileri sana yeme desin diye bir de para mı veriyorsun!” değil durum.Bu teori kısmı için, gelelim pratiğe:
Seyyaf sürekli emen bir bebek olduğu için herkes benim çok kolay kilo vereceğimi söylüyordu. Ama malesef ki bilmedikleri şey benim hipotroid hastası olduğumdu. Ayrıca bir süre dayanıp, çok az kilo alan bebeğime gelen eleştirilere üçüncü ay tahammül edemeyip kendimi fazlaca yemeye içmeye verdim sanırım. Ve o dönem ilacımı da ihmal ettim(hipotroidi bende o seviyeye geldi ki, doktor ömür boyu ilaç kullanmamın şart olduğunu, bu ilacın hormonun görevini üstlendiğini söylemişti. İlacı kesince de kilo alımı hızlanmış oldu). Derken hızla kilo almaya başlayınca, daha uzun süre dayanamayacağımı anladım(çünkü çevremde herkes emzirirken diyet yapılamayacağını savunuyordu, fakat ben 2 sene emzirmeyi düşündüğüme göre bu bir kabus olmalıydı!). İnternetten araştırarak kendime çok uygun fiyata, bir hastanenin diyetisyenini buldum. Seyyaf 5 aylıkken başlayan diyet maceram, 2 ay devam etti ve ben 12 kilo verdim. Devam etmeyi isterdim ama o yaz Kayseri’den kayınvalidemler gelince, evde misafirlerle diyet programına uymak zor olacaktı.Bu sebeple bıraktım(yoksa bırakma sebebim kesinlikle 38 beden pantolon ve s beden bluz giyebiliyor hale gelmem değildi:) ) Ayrıca aylık 600 gr alan bebeğim o dönemde 1 kilo alır hale gelmişti. Çünkü sütümün miktarı çok olsa da kalitesi iyi değildi. Oysa doktorun yazdığı listeyle beslenmem çok kaliteli hale gelmiş, hem kilo veriyor hem de sağlıklı besleniyordum. Daha sonra ne kadar zayıfladığımı, oğlumun ve sütümün bundan etkilenmediğini görenler “vay be, sen böylece hepimize göstermiş ve kanıtlamış oldun ki, emzirirken de diyet yapılırmış. Öyle homini gırtlak yemeğe gerek yokmuş” dediler.
Yani ilk birkaç ayı atlattıktan sonra, eğer kilolarınızdan kurtulmak isterseniz diyet yapabilirsiniz. Bunun için ayıracak bir bütçeniz yoksa söyleyeyim, öyle sanıldığı kadar lüks değil bu durum. Eğer ünlü, özel muayenehanesi olan doktorlara gitmeyi tercih etmiyorsanız, bir hastanede çalışan diyetisyene başvurabilirsiniz. Benim bu zayıflama maceram bana sadece 100 tl’ye mal olmuştu. Ki bir zayıflama ilacı kullanmaya kalksam da aynı maliyete sebep olacak. Hiç değilse, kendi kendime zayıflamış oldum. Zayıflama ilaçlarına gelince, emziren anneler için bebek 1 yaşına gelene kadar tavsiye edilmiyor. Bence daha önce de başlanabilir(mesela katı gıdaya geçildiğinde yemeğini düzenli yiyor ve görece daha az emiyorsa, 10 aylıkken de başlanabilir.)
Bebekler Biraz Şiddet Sever mi?
Seyyaf’ın bebekliğinde, bazı geceler çok huysuzlandığı olurdu. Her ne kadar uyumayı reddeden, sürekli emen ve emmediği zamanlarda uyumuyorsa şayet ortalığı ayağa kaldıran bir bebek olsa da, huysuz değildi, kolik değildi. Ama bebek işte neticede, her anı bir olmuyordu. Öyle huysuzlandığı geceler gazı olduğunu düşünür ve çıkarmaya çalışırdık. Bu konuda Seyyaf’ın babası acayip yetenekliydi. Nasıl oluyordu anlamıyordum ama, kısa süre içinde kucağına aldığı bebeği susturuyordu. Gazı çıkıyordu doğru, ama çıkmadığı zamanlarda da sakinleşebiliyordu. Arada istisnalar olsa da…
Şimdi anladım bunun neden kaynaklandığını. Net olarak söyleyemesem de, en azından bir tahminim var artık. Bu aralar “Mahallenin En Mutlu Bebeği”ni okuyorum. Malum, iki numaranın gelmesi yaklaşıyor, tekrar bebek bakımına döndük(bundan sebep, çocuk psikolojisi yerine bebek bakımı konusunda son zamanlarda daha çok yazı giriyor olmam:)). İlk bebeğin tecrübesizliği, acemiliği oluyor. Bazen kendime kızıyorum neden bu kitapları daha önce okumadım diye. Mesela Seyyaf’a hamile olduğum dönem okuyabilirdim. Ama işte, algıda seçicilik diye bir şey var. O zamanlar bu konuları netten araştırmıyor, kitaplar okumuyordum. Seyyaf bir nevi ilk kurbanımız oldu bizim. Şimdi daha bilgili ve tabi daha bilinçli bir anne oldum. Neyse yine uzattım galiba, bulduğum kaynağa gelelim:)
Harvey Karp şöyle diyor kitabında: “Kadınlar Venüs’ten Erkekler Mars’tan* geliyorsa, anneler Kucaklama Ülkesi’nden, babalar Sallama Ülkesi’nden gelir. Yani erkekler bebeklere kadınlara nazaran çok daha şiddetli davranır. … Başlangıçta eşlerimize göre bu küçük bebeklere karşı daha çok çekiniriz; bebekler bize çok küçük ve kırılgan görünür. Minik bebeklerimizi kucağımıza aldığımızda da, ağlamaya başladıkları an genellikle onları annelerine geri veririz. Fakat kundaklama, babaların bebekleriyle güven ilişkisi kurmaları için harika bir yöntemdir. Bence onları harika kundakçılar haline getiren güçleri, şiddetli oluşları ve el becerileridir.”
Konuyu nasıl bağladığıma gelince, Karp haklıydı! Bebekler anne karnında sürekli sallandıkları ve hep monoton bir sese maruz kaldıkları için doğduklarında da belli bir süre bu alışkanlığa devam etmek istiyorlardı. Sandığımız gibi, sesten ürken, sabitliği seven ve hareketten korkan kırılgan varlıklar değildi bebeklerimiz. Seyyaf’ın babasının gaz çıkarma operasyonu sırasında onu tuttuğu şekle bakıp, içimden “bir yeri kırılacak bebeğin ya!” diye geçirirdim. Ama sakinleştiğini görünce tatmin olur, canının yanmadığından emin olurdum. Allah’tan bizim babamız öyle bebeği kucağına alamayan, biraz büyümesini bekleyen, bir yerini incitirim diye korkanlardan değildi. Ve gerçekten de bu kundaklama işinde çok başarılıydı.
Demek ki neymiş anneler, bebekler canları yanmayacak ve henüz olgunlaşmamış bedenleri hasar görmeyecek şekilde olan şiddeti severmiş. Ben demiyorum, Karp diyor:) Ben de ona şahitlik ediyorum Seyyaf’ta yaşadığımız tecrübenin ışığında. Kundaklama demişken, başka bir yazıda da ona değineceğiz
*Erkekler Mars’tan, Kadınlar Venüs’ten John Gray’in bir kitabıdır.
Neden Blog Yazıyorum(z)?
Bir günde iki yazı yazmak adetim değildir, ama gece gece oğluşum uyumuşken, babası da hazır evde yokken öyle içimden geldi. Bilgi içeren bir yazı değildir, baştan uyarayım, boşuna zaman kaybı yapmayın:)
Blog yazmaya başlayalı bir seneden bir ay fazla zaman geçti. Birçok blogcu gibi, yazdıkça sevdim ben bu işi. Tabi ki en büyük motivasyon da izleyici sayısının, yapılan yorumların artması oluyordu. Amacım kesinlikle popüler olmak değil yanlış anlaşılmasın, siteye reklam filan verip de para kazanma gibi bir derdim de yok(ana sayfadaki reklamları söylerseniz, onlar eşimin sattığı ürünlerdir, herhangi birilerinin reklamı olsun diye değil, aile bütçesinde eşime belki katkım olur diye konmuştur:) ). Tek derdim, bildiklerimi, okuduklarımı, tecrübe ettiklerimi, gözlemlediklerimi paylaşmak. Hani burada da demiştim ya, anneler olarak biz paylaşmayı, aktarmayı istiyoruz, ama her zaman dinleyici bulamıyoruz. Oysa şimdi, bir kitabı özetlediğimde, bildiğim bir şeyi aktardığımda sadece bir kişi bile okumuş olsa, biliyorum ki tek bende gizli kalmıyor o bilgi. Bir başkasına da aktarılmış oluyor ve ben çok rahatlıyorum.
Ee tabi bir de oğlumun günlüğü olayı var. Bu da annelerde takıntıdır, sürekli çocuğundan bahsetmek, bugün şunu bunu yaptı demek ister. Milleti sıkmaktansa konuşmalarımla, hem tarihe not olsun, hem de yazayım rahatlayım istiyorum. Ve yaşadığım durumları tecrübe eden başka annelerin varlığı da beni mutlu ediyor.
Ben öyle blog blog gezen biri değilim, pek sarmıyor bloglar beni. Çünkü çoğu anne-bebek blogu şeklinde başlasa da, kişisel bloga dönüşmüş. Yani bir nevi magazin forever durumu. Hiç tanımadığım insanların günlük yaşantısı ve hisleri de açıkçası beni çok ilgilendirmiyor. Hee ama şu da bir gerçek ki, en çok takip edilenler de böyle siteler oluyor. Biz Türk milleti geyiğe bayılırız çünkü. Eleştirmek için yazmıyorum bunu, herkesin kişisel tercihidir; internetin başında oturduğu zaman efkar dağıtmak isteyebilir insanlar
Bazen arşive döner bakarım, yazdıklarım benim için de çok iyi geliyor. Yeniden hatırlıyorum bazı şeyleri, özellikle bebekler için olan pratik bilgileri. Ateşi kaç derece olursa yüksek demek, pamukçuk olursa ne yapayım gibi, bakınıyorum. Arada bazı yazıları okudukça(çok eski olanları) “blog tutmak nasıl bir duygu ya” diyorum. Bir yazı yazıyorsun, ertesi gün tarih oluyor. Arşiv sayfalarında onlarca önemli bilgi, kaybolup gidiyor. Ama yine de bir yazı daha yazıyorsun bir sonraki gün. Çünkü her gün yeni bir şeyler öğreniyoruz, bunları da paylaşmak istiyoruz.
Aklımda, beynimde konular dönüyor, taslaklara başlıklar halinde kaydediyorum. Okuduğum kitaplardan yeni bilgiler edindikçe, o taslaklar daha da genişliyor. Bir günde üç beş yazı da giremem ya, blog raconuna ters:) yine de zaman zaman motivasyonumu yitirmiyor değilim, bilgisayarın başına oturduğumda “yazacağım da ne olacak? Kaç kişi okuyacak? Gerçekten faydalı olabilecek miyim? Yoksa burada zaman kaybı mı yapıyorum? Onun yerine gidip kitabımı okusam ya!” diyor ve kalkıp kitabımın başına geçiyorum. Vazgeçiyorum!
İki numara geldikten sonra ne kadar vakit ayırabilir de yazabilirim bilemiyorum ama, şimdilik devam diyorum. Bilemiyorum izleyenler, takipçiler ne düşünüyor
Kucağa Almak Şımartır mı?
Sabır ve heyecanla beklediğimiz bebeklerimiz dünyaya geldiğinde, ilk günler kucağımızdan indirmek istemez, o mis kokusunu doya doya içimize çekmek isteriz. Ne zamanki birkaç hafta geçer, kazın ayağının öyle olmadığını anlarız, o zaman iş değişir. Bizim oğlanın zor bir bebek olduğunu çok kere anlattım sanırım, eve gelen misafirler “ay ne tatlı maşaAllah” dediğinde, “valla şu an bana hiç öyle gelmiyor” derdim. Bebeklerimiz ağladığında, eğer herhangi bir problemleri yoksa(açlık, alt ıslaklığı, gaz, üşüme vs) ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Kolik olanları hiç söylemiyorum bile! En makul görünen çare o an için kucağa almak oluyor. Ama bu kez de genelde çok görmüş geçirmiş teyzeler ve çok bilmiş yeni anneler duruma müdahale edip “ay, sen bu çocuğu kucağa alıştırırsın böyle.Sonra hiç baş edemezsin.Alma kucağına bu kadar çok, bir şey yapamıyorsan bırak ağlasın” der. Muhtemelen onların çocuğu hiç kolik olmamıştır. Çünkü sebebsiz ağlamalar belki kısa süreliktir ama kolik devamlıdır ve genelde de 3 ay sürer!
Peki, kulak asmalı mıyız biz bu söylemlere? Bebeklerimiz gerçekten de şımarır mı, kucağa alışır ve sonra dediğim dedik veletlere mi dönüşürler? Harvey Karp’a sorarsanız HAYIR! (ve bana sorarsanız da hayır:) Seyyaf bebekken ben ilk üç-dört ay kucağa almanın, bebekleri kucağa alışkın hale getirmeyeceğini okumuştum. Zaten sürekli emdiği için hep kucaktaydı. Sakin olduğunda sevmek için de olsa kucağıma almıyor, biraz kendimi ve bebeği rahatlatıyor, yattığı yerde seviyordum. Belki de zaten çoğu zaman kucağımda olduğu için yokluğunu hissetmiyordum. Rahatlıkla söyleyebilirim ki, oğlum ne öyle kucak delisi oldu, ne de şımarık bir çocuk!)
“Mahallenin En Mutlu Bebeği“nde bakın Harvey Karp neler yazmış:
“Hayatının ilk dört ayında bebekleri şımartmanız mümkün değildir… Dünyadaki ilk aylarında ağlamaları anneleri tarafından hemen tepki gören bebeklerin şımarmadığını buldular. Tam tersine, ihtiyaçları hemen ve yumuşak bir tavırla karşılanan bebekler daha az huysuzluk yapıyor ve bir yaşında test edildiklerinde daha dengeli ve sabırlı oldukları gözleniyordu. … Lütfen sevimli ve öpülesi bebeğinizle geçirdiğiniz ilk ayların kıymetini bilin. Daha sonra disiplin ve eğitim vermek için vaktiniz olacak, fakat şimdi KUCAKLAMA ZAMANI!”
Bir önceki yazıda da değindiğim gibi mükemmel anne olup mükemmel çocuk yetiştirme çabasında olanlar, daha bebekken terbiye etmeye çalışıyorlar. Oysa Karp’ın da dediği gibi,onları disiplinize etmeye çalışmak için çok erken. Durun bir içine geldikleri dünyayı anlasınlar, rahimden-o rahat ortamdan- bu dünyanın içine doğmanın nasıl bir şey olduğunu idrak etmeye çalışıp şoku üzerlerinden atsınlar. Ve bu süreçte de onları bıkmadan yorulmadan 9 ay taşıyan annelerinin, onları kendi beslenmesine dikkat ederek besleyen bu fedakar varlıkların yine yanlarında olduğunu ve onları asla bırakmayacağını anlasınlar. Böylece gerçekten etrafa güven duyan bebekler, ne kadar huysuz,kolik bebekler olsa da iyi bir çocuk ve yetişkin olabilirler büyüdüklerinde. En azından ben böyle inanıyor ve böyle uyguluyorum…



