Çocuklara Söz Geçirme Sanatı
Uzun süredir bir sebepten beklettiğim ama sonunda yayınlamaya karar verdiğim kitap özetim. Buyrun…
Fazla hareketli ve -2 yaş sendromundan mıdır huyundan suyundan mıdır bilmem- inatçı bir çocuğu olunca insanın, onunla çatışmaya girmeden nasıl iletişim kuracağını şaşırıyor. Hal böyle olunca, “Çocuklara Söz Geçirme Sanatı” gibi bir isim hemen dikkat çekiveriyor. Ve kütüphane raflarındaki onca kitap içinden talihli olarak seçilip iki gün içinde okunuyor.
İlk kez Ali Çankırılı’nın kitaplarından birini okuyorum. Yazarın çok sade, yalın ve basit bir dili var, bu nedenle okuru sıkmıyor ve çok çabuk kitabı okumasına imkan sağlıyor. Her kesimden insanın rahatlıkla anlayabileceği bir şekilde yazmış ve hitaplarını ona göre seçmiş belli ki. Yer yer “aa ben bunu bir yerde okumuştum sanki” ya da “aa ben sanki bunu daha önce duymuştum” dediğim oldu. Tamam, çok fazla bu alanda kitap okuyunca bu hisse kapılmak normal, her sayfada yepyeni şeylerden bahsediyor değil ya yazarlar. Ama sonradan fark ettim ki, burada farklı olan şuydu: Kitap sanki Elizabeth Pantley’in “Çocuğunuzla İşbirliği Yapabilme” kitabının yer yer tercüme edilmiş hali gibiydi. Tek fark dili daha basitti.
Kitapta yazar çocuklarımızla itişip kakışmadan, bağırıp çağrışmadan nasıl iletişim kurabileceğimize dair bazı ipuçları vermiş. Mola tekniğinden bahsetmiş mesela. Bir önceki kitabımız “Çocuk Yetiştirme Sanatı”nda Dr. Green uzun uzun anlatmış ve ben de özetlemiştim. O nedenle fazla detay anlatmayacağım. Diğer yöntemlerden birisi de seçenek sunmak. İşte bu gerçekten çok işe yarar bir uygulama. Ben daha önce de okumuştum birkaç kitapta ama şimdi oğlumla iletişimde daha çok ihtiyaç duyduğumu fark ettim. Çünkü artık karşımda “ben” diyen bir çocuk var ve kendi seçenekleri olmasından, bir şeyleri bizim dayatmamızla değil kendi isteğiyle yapıyor olmaktan hoşlanıyor. Böyle olunca da ona yazarın anlattığı yöntem üzere seçenek sunuyoruz. Mesela bazen kendi yemek istiyor, henüz kaşıkla yiyemediği için ben hayır demek durumunda kalıyorum. Tabi isyan çığlıklarını basıyor bizim oğlan. Ben de hemen seçenek sunuyorum: “Ya ben yediririm, ya da yemeden kalkabilirsin” “Hmm, güzel iş” diyor çocuk. “Ben karar vereceğim yani ne olacağına! Öyleyse sen yedir!” Burada dikkat edilmesi gereken husus şu: Ufak çocuklara çok seçenek sunmak onların kafasını daha çok karıştırır, karar vermekte zorlanıp kendilerini kötü hissederler. Bu nedenle bu yaş grubuna( özellikle 1-5 yaş arası) iki seçenek sunup, birini tercih etmesini isteyeceğiz. Çocuğu oyuncak dolu bir mağazaya sokup da istediğini al demek kafa karışıklığına neden olurmuş.
Yazar dayak ve ceza konusuna da değinmiş elbette. Öyle ya “çatışmadan iletişim kurmak”tan bahsedilir de bu konuya değinilmez mi! Dayağın kesinlikle çözüm olmadığını, anne-babanın sadece o anki negatif enerjisini boşalttığı için kendi adlarına geçici bir rahatlama yaşayacaklarını söylüyor. Ceza konusuna gelince de, bu konunun çok yanlış anlaşıldığını, çocuklara “ceza” adı altında fazla yüklenildiğini anlatıyor. Cezanın çocukta yanlış davranışı engellemeye yönelik olması gerektiğini, her yaşta çocuğun seviyesine uygun cezalar verilmesinin doğru olduğunu ve cezanın yapılan işle doğrudan ilgili olması gerektiğini anlatıyor. Mesela her gün bisikletini sokakta unutup eve gelen bir çocuğu odasına kapatmak ya da akşam yemeği vermemek suç ile ceza arasında bağlantı olmamasına sebep oluyor. Bu durumda da çocuk ikisini ilişkilendiremediği için, o davranışı yapmaktan vazgeçmeyecek. Oysa o çocuğa üç gün bisiklete binmeme cezası verilse daha yerinde olur ve çocuk böylece bir daha bisikletini sokakta bırakmaması gerektiğini öğrenir.
Tutarsızlık konusuna da değinmiş yazar ve diğer yazarların, pedagogların bu konudaki katı tutumunu eleştirmiş. İnsan o anki ruh haline göre davranır bazen. Dün kızdığınıza bugün kızmazsınız. Çünkü dün hiçbir şeye tahammül edemeyen bir insanın ruh halindeyken, bu sebeple esip gürlemeye yer arıyorken, bugün sevgi pıtırcığı olup, dün o şeye kızdığınızı bile unutabilirsiniz. Hatta daha da ileri gidip aynı harekete sevecenlikle ve güler yüzle tepki verebilirsiniz. Böyle olunca da çocuk “aaa annem kafayı yedi” demez, o da aynı değişkenlikleri yaşıyor ve yaşayacak çünkü. Burada önemli olan kilit noktalarda tutarsız davranmamak. Gerçekten kötü davranışlara anne-baba ortaklığıyla olumsuz tepki vermek. Mesela Seyyaf evi süpürürken sürekli makineyi kapatır, düğmeye basıp kahkaha atarak odasına kaçar. Bazen ben o sevgi pıtırcıklarından biri olur sesimi çıkarmam, onunla birlikte gülerim. Ama bazen zaten iş yapacak halim yoktur, bir an önce bitse de otursam derken iki de bir veledin biri zile basıp kaçar gibi dalga geçince hiç çekemez, yaygarayı koparırım. Oğlanın kafası karışıyor mudur? Bilmem, ona sormak lazım:) Ama tükürme huyu tutmuştu bir kere, asla görmezden gelmedik. O an ister Kadri Baba, ister Erol Taş modunda olalım mutlaka tepki verdik.
Çocukların nasıl sınırları zorladığını da anlatmış yazar. Diyelim ki siz çocuğunuza karşı genelde tutarlı davranan, belirli kural ve prensipleri olan ve bunların çocuğu tarafından benimsendiği düşünülen bir ebeveynsiniz. Buna rağmen çocuğunuz zaman zaman yapma dediğinizi yapmakta ısrarcı, vermeyeceğinizi bildiği halde alabilmek için kendini yerden yere atıyor. Oysa siz hiçbir zaman böyle sahnelere kanıp, oyuna ortak olmamışsınızdır. O zaman “bu çocuk neden böyle yapıyor” sorusunu kaçınılmaz olarak sorarsınız.Zira biz bu bahsettiğim ebeveyn tipinde olduğumuz için Seyyaf’ın bu hareketlerine anlam veremiyordum. Öğrendim ki çocuklar her durumda bir kez olsun umut vardır mantığıyla şanslarını denerlermiş. Daha önce yapmadı annem babam ama belki bu kez yaparlar diye düşünerek hareket eder, sınırlarını zorlarlarmış. Demek ki bizim oğlanda bir anormallik yok:)
Kitapta bu özete sığdıramadığım daha başka konular da var elbet. Kardeş kıskançlığı bunlardan en önemlileri ve kitabın sonunda bir de zekâ konusuna değinmiş. Diğerlerini öğrenebilmek için de kitabı okumanızı tavsiye ederim.İki gününüzü alacaktır emin olun
Kitabın Adı: Çocuklara Söz Geçirme Sanatı
Yazar: Ali Çankırılı
Yayınevi: Zafer Yayınları
Sayfa Sayısı: 223
Mahallenin En Mutlu Bebeği
Seyyaf bebekken sanırım bu kitap Türkçe’ye çevrilmemişti henüz, zaten benim geç haberim oldu varlığından. Neyse ki “yumurcak” konusunda şanslıydım. Seyyaf tam da bir buçuk yaşına geliyordu okuduğumda ve dört yaşına kadar da işime yarayacak. Şimdi iki numarayı beklerken bu kitabı da okumuş olmak büyük bir nimet oldu. Ayrıca sanki kendime bir kalkan hazırladım, tabi ki ihtiyaç duymamayı dilerim ama şimdi bir bebeğe nasıl yaklaşmam gerektiğini daha iyi biliyor gibiyim. Hele kolik bir bebeğe!
Kitap format olarak, genel bir bebek bakımı kitabı değil, bu maksatla alıp okumaya başlarsanız hayal kırıklığına uğrarsınız. Yani bir bebeğin banyosu, günlük bakımı, emzirme teknikleri tarzı bilgiler yok. Kitap genel anlamda -özellikle kolik olan bir bebeği- nasıl susturabilir, ağlamasıyla nasıl başa çıkabiliriz üzerine kurulu.
Harvey Karp bebekleri sakinleştirmenin düşünüldüğü kadar da zor bir iş olmadığından yola çıkarak kaleme almş bu kitabı. Zaten bu ağlamaların önüne geçebilmek için gereken uygulamaları yaptığımızda “mahallenin en mutlu bebeği”ne kavuşmuş olacağız. Peki, buraya kadar iyi hoş da nasıl olacak bu iş ve neden bazı bebekler daha çok ağlarken bazıları sakindir?
Doğduktan sonraki üç aylık sürece “dördüncü üç ay” adını veriyor Karp. Yani bu görüşe göre, bebekler üç ay erken doğuyorlar ve bu nedenle onlara rahim pozisyonunu hatırlatacak, kendilerini yine rahimde gibi hissetmelerini ve böylece güvende olmalarını salık verecek uygulamalar yapmak gerekiyor. Bu üç aylık dönem sonunda, dünya algılarının, hayata alışma sürelerinin başladığını söyleyen yazar, bu süreci atlatana kadar onlara destek olmamız gerektiğini söylüyor.
Sakinleşme refleksi dediği bir kavram var yazarın. Bu, beyne gönderilen bir sinyalle bebeğin sakinleşmesini sağlıyor. 5s tekniği de bu sinyal yoluyla refleksi harekete geçirebilmek için uygulanıyor. Neden her bebekte ihtiyaç duyulmuyor derseniz, bazı bebeklerin bu refleksleri çok kuvvetli olduğu için, onlar kendi kendilerini sakinleştirmede diğerlerine nazaran daha iyi durumdalarmış. Öyle olmayanlar için ise, iş anne-babalara düşüyor.
Meşhur 5s tekniği tüm detaylarıyla anlatılmış(aşağıda okuyacaksınız), öncesinde ise Karp temele inmeye çalışmış. Bu teknikleri nasıl bir araya topladığını, nereden saptadığını, işe yaradığından nasıl bu kadar emin olduğundan bahsetmiş. Farklı kültürlere baktığında(kitapta birçoğundan ismen bahsediliyor) onların neden kolik gibi bir derdi olmadığını ya da eskiden bizim toplumlarımızda neden böyle sorunlar yoktu da sonradan ortaya çıktı gibi soruları sormuş kendine. Bu soru çerçevesinde inceleme yapmış. Uygulama farklılıklarını görünce, o sakin bebeklere biz neden sahip olmayalım diyerek, yüzyıllardır uygulanan ve hem annelerin hem bebeklerin rahat edeceği 5s tekniğini ortaya koymuş.
İlk bölümde kolik konusuna epey bir yer vermiş, nedir ne değildir, hangi durumlarda bebeğe kolik tanısı konabilir gibi. Ve sanılanın aksine, koliğin bir hastalıktan, rahatsızlıktan kaynaklı değil, bebeğin sakinleşme refleksini kendi başına harekete geçirememesinden kaynaklandığını belirtmiş.
“Koliği sakinleştirmek için rahmi taklit etmek, kültürümüzün görmezden geldiği tek eski bilgi değildir. Geçtiğimiz elli yıl içinde uzmanlar neredeyse yok olmak üzere olan başka bir tarihi alışkanlığın, emzirmenin de faydalarını dikkatli bir biçimde kanıtlamıştır.”
Kundaklamak: Sıkıca kundaklamak sakinleştirmenin temel taşı, huysuz bebeğinizi avutmanın ve sakin kalmasının sağlamanın ilk adımıdır diyen Karp, bebek kundaklanma esnasında çırpınıp ağlıyor diye, bunu bebeğin kundaktan hoşlanmadığı şeklinde algılamanın yanlış olduğunu, kundak içinde bebeğin rahatsız değil, aksine rahat olacağını söylüyor.Ve kundaklandığı halde hala ağlamaya devam ederse, bu durum ebeveyni caydırmamalı, çünkü kundak bebeği bir anda sakinleştirmek için değil, diğer dört adıma gidebilmek için uygulanıyor. Şekillerle doğru kundaklama biçimini gösteriyor kitapta, ayrıca bebeği içinden çıkamayacağı şekilde sıkı kundaklamak gerekiyor ve bu konuda babaların annelere göre daha iyi olduğunu söylüyor. Yaz ayında bile olsa, bebeği kundaklamak gerektiğini, böyle zamanlarda battaniyeye sarılacağı için terlemeyi önlemek adına içine bir şey giydirilmemesini tavsiye ediyor.
Yan ya da Yüzükoyun Yatırma: Yine resimlerle farklı tutuş pozisyonları gösteriliyor. Bebeği sırt üstü yatırmanın onu rahatsız hissettireceğini söyleyen yazar bir konuda uyarıyor: Sakın yüzükoyun şekilde uyutmayın!
Şşttt Sesi: Bizde bebeklerin yanında fısıltıyla konuşulur, onların sesten rahatsız olmamaları için elden ne geliyorsa yapılır. Oysa Karp, asıl bu sessizliğin bebeği sinirlendirdiğini, onun dokuz ay boyunca bir elektrik süpürgesinin sesinden bile yüksek sesli bir ortamda kaldığını söylüyor: “Yüksek ve monoton ses bebeğinizin rahminizde duyduğu sesi taklit ederek, sakinleşme refleksini tetikler.”
Sallama: Bebeğin vücut dengesini koruyarak hızlı sallamak gerekiyor. Sakince, yavaşça değil, etkileyebilecek biçimde.Zaten kundak içinde olduğu için tutması da kolay oluyor. Sarsmak ve sallamak çok farklıdır, sallarken hem baş ve vücut orantılı duruyor-malum onlar daha kafalarını dik tutamıyor, dikkat etmek lazım- hem de hareketler sık ve sert olsa da küçüktür. Yani baş havada uçmuyor. Ayrıca sinirliyken her an ters bir sallama-sarsma karışımı hareket yapma ihtimalimiz olduğunda, öyle anlarda bebek ağlasa bile sallamaya kalkmamamızı öneriyor. Seyyaf bebekken sallamanın gaz çıkarmada da yardımcı olduğunu duymuştum birisinden. Hakikaten de ne zaman sallasam bebek rahatlıkla gaz çıkarıyordu. “Zıplatmak, hava kabarcıklarının serbest kalmasına ve bebeğinizin gaz çıkarmasına yardımcı olur” demek ki doğruymuş.
Emmek: “Emmek fetüslerin koruyucu sakinleşme refleksini tetikleyerek hayatta kalma şanslarını artıran en eski yollardan biridir.” Bu nedenle bebeklerde emzik kullanmanın sakıncalı olmadığını, fakat bunun önlemez alışkanlık haline gelmemesi için altı aylıktan önce bıraktırılması gerektiğini söylüyor. Fakat anneyi emmeyi tam olarak öğrenip, oturtana kadar ilk birkaç hafta için en azından emzik vermemeyi de tavsiye ediyor. “Göğüs ucuyla karıştırılmamaları için bebeğin hayatının ilk iki ya da üç haftasında emziklerden ve biberondan uzak durmak gerekir.”
Bu beş temel prensibi ayrı ayrı uygulamak istenen sonuca götürmüyor ebeveynleri. Hepsini baştan sonra, eksiksiz ve doğru bir yöntemle uygulamak gerekiyor. Böylece uygulandığında kesin sonuç alındığını söyleyecek kadar iddialı yazarımız. Hem kendi uygulamalarında-videoları da var-hem öğrettiği ebeveynlerin gelen yorumlarında çıkan sonuca göre, gerçekten de işe yarıyor. Anne-babalar kitaptaki yazılarında nasıl etrafa hava attıklarını anlatıyorlar , çılgınca ağlayan bir bebeği birkaç dakika içinde sakinleştirerek.
Bu tekniğin dışında bir de bebeğe masaj yapmanın da onu rahatlattığından, denenebilecek bir yöntem olduğundan ve nasıl uygulandığından bahsediyor. Ayrıca farklı birkaç yöntem daha sunmuş bebekleri sakinleştirmek için-arabada kısa bir gezinti gibi-. Ve sonuç olarak da bebeklerin böyle sakinleşmiş halde iyi uykulara dalıp bizim de iyi uyumamıza sebep olacaklarını söylüyor. Henüz deneyip görmedik, umarım gerek de kalmaz:)
Ve yazarın kitabın sonundaki sözlerine yer vererek özetimize son verelim:
“Göz açıp kapayıncaya kadar, kucağınıza kıvrılan o yeni doğmuş bebek yürüyen, konuşan, yıldırım hızında emekleyen bir bebeğe dönüşecek.”
O zamana gelene kadar, bebeklerimizin büyümesini adım adım takip edebilmeyi, sonradan pişman olacağımız hareketlerden kaçınmamızı ve sağlıkla büyütmemizi dilerim…
Kitabın Adı: Mahallenin En Mutlu Bebeği
Yazar: Harvey Karp
Sayfa Sayısı: 392
Yayınevi: Yakamoz
Biz Nereden Aldık: Makro Market
Çocuk Yetiştirme Sanatı
Okuduğum onca çocuk gelişim/psikoloji kitabının içinde “Mahallenin En Mutlu Yumurcağı” kadar beğendiğim ve zevkle okuduğum ilk kitap diyebilirim. Epey kalın olduğu için bitmesi ve özetlenmesi biraz zaman aldı. Ve tabi bu kadar uzun zaman ara verince çok güzel bir yeni-başlangıç yapmak istedim. İyi okumalar…
Öncelikle kitabın bundan 20-25 sene önce ilk kez yazıldığını, sonradan güncellendiğini söylemek isterim. Ama yazarın da belirttiği gibi, çocuk yetiştirmeye olan özen ve ilgi artsa da, çocuklar genelde aynı kalıyor, sorunlar da çözümler de öyle. Yazarımız Dr. Christopher Green Avustralyalı en iyi tanınan aile yazarıymış. Kendisinin de iki çocuğu var, ki bu benim için her zaman bir artı olmuştur. Çocukları olan birinin sadece teoriyle konuşmadığını, aynı zamanda pratikte benzer şeylere şahit olduğunu gösterir bu.
Kitabın dili öyle akıcı, zevkli, eğlenceli ve net ki. Okurken salt bilgiler yığını şeklinde vermiyor, asla sıkılmıyorsunuz. Ve bu nedenle de elinizden bırakmak istemiyorsunuz. Bir roman okumak kadar zevk veriyor. Hatta Seyyaf’ın babasına “sen bile okuyabilirsin, öyle eğlenceli” dediğimi hatırlıyorum. İronik bir dil kullanmış zaman zaman yazar. Kitap epeyce kalın, güncellendiği için belki de. Ama yine de sıkılmadan okuyacağınızı garanti edebilirim. Diğer birçok kitabın aksine, sürekli olarak kendi terapilerinden, hastalarından, seanslarından örneklere yer vermemiş(birkaç tane hariç).
Gelelim içeriğe: kitap üzerinde de belirttiği gibi 1-4 yaş arası çocuklar üzerine yazılmış. Tabi onlara çocuk değil toddler/yumurcak diyoruz aslında.( Bu kitapta çeviride çok büyük bir sorun var bence. O da “toddler” kelimesinin direk karşılığı olmadığı için, yeni yürümeye başlayan çocuk diye çevrilmiş olması. Yani okurken 4 yaşındaki bir çocuktan bahsettiğini fark ediyorsunuz, sonra bir bakıyorsunuz ki, yeni yürümeye başlayan bu çocuk demiş. Bir ara kafa karışıklığı yaratsa da, zamanla alışıyorsunuz.)
28 ana başlık var, öfke nöbetleri, tuvalet eğitimi, kardeş kıskançlığı, uyku sorunu, boşanma, çalışan ebeveynler gibi…Önce çocuklarımızın davranışlarının normal olduğunu kabullenmemiz gerektiğinden bahsediyor. Mesela hareketli bir çocuğu olan birisi bununla başa çıkabilmek için beklentisi minimuma indirip, çocuğun bu hareketinin normal olduğunu kabullenmeli. Çocuğun da biz büyükler gibi koltukta uslu uslu oturmasını beklersek, tabi ki aramızda daha gergin bir diyalog gelişecektir. Çocukların karakterlerini doğuştan getirdiklerini, ama anne-babalar olarak bunlara bizim şekil vermemiz gerektiğini anlatıyor: “Bazıçocuklar kolay olmak için doğar, bazıları ise zor. Küçük çocuklarımızı ayarlarının yapılması için üreticilerine geri göndermeyiz, ancak ebeveynler olarak hareketlerimize çeki düzen verebiliriz.Daha iyi hale getirilmiş muamele, önemli bir fark yaratacaktır.”
Bu dönemde çocukların ilgi çekmek için iyi ya da kötü davranışlar sergilediğini anlatıyor, ve bence bu davranışları sergilediklerinde de anlayışlı olmak gerekir. Geçenlerde Seyyaf da yanımızdayken bir film izlemeye kalktık-ki yanında izlemeyiz genelde-.Ne anne-ne baba onunla ilgilenmeyince, önce bilgisayarı fişten iptal etti, sonra kafamıza oyuncakla vurdu. Yüksek sesle evin içinde tepinmeye başladı. bunların hiçbirine kızmak hakkımız değil, canı sıkılıyor ve ilgi istiyor çünkü, henüz 4 yaşına varmadı. Bütün yaşıtları gibi, ilgi çekebilmek için azarlanmayı, bağırılmayı ve hatta vurulmasını bile göze alıyor.
Disiplinden bahsederken, bunun ceza ya da dayak yöntemi olmadığını, aslında disiplinin olumlu mana içerdiğini ve Latin kökenli eğitme, öğretme kelimesinden geldiğini anlatıyor. “Küçük çocukları, sevgi fakat arka planda açıkça belirlenen kuralların bulunduğu bir tarzda öğrenen öğrenciler olması hoşuma gider.” Disiplin, hayatta belli kurallar içinde yaşanması gerektiğini göstererek çocuğu eğitme demek yazara göre, onu cezayla dayakla terbiye etmeye çalışmak değil. Böylece çocuk da, hayatın belirli bir kural ve düzen içinde olmasıyla kendini bilinmezlik içinde değil, güven içinde hissedecek. Önemli noktalar: Net olmak, Tutarlı olmak, Düzen içinde Hareket Etmek, Olumlu Hareket Etmek.
Çocuk yetiştirirken bazen sabrın sınırının zorlandığı anlar olur. bunun için de kendinize de zaman ayırın diyor yazar. Bazen çocuğu büyükanne-baba ya da günlük bakıcılara bırakarak sinemaya gidin, kendinize özel vakit ayırın. Dışarı çıkıp hava alın ki deşarj olasınız. Ne kadar da haklı. 24 saat çocukla uğraşınca, insanın “yangın var” moduna girmesi çok da zor olmuyor. Hatta işten bile değil! Bu nedenle bazı çalışan annelerin çocuklarına karşı daha toleranslı olduklarını görüyorum. Bütün gün özledikleri için daha müsamahakar ve ılımlı yaklaşabiliyorlar. Arada bir nefes almak herkes için iyi gelir.
Nefes almak demişken, bu dönemde(1-4 yaş arasını kast ediyoruz) çocukların çok benmerkezci oldukları, inatçı, hırçın, söz dinlemez oldukları bir gerçek. İşte böyle olası sinir krizi dönemlerinde çocuğu da incitmemek, kendimiz de daha fazla gerilmemek için “Mola Tekniği”nden bahsediyor yazar. “En iyi disiplin şekliniz tükendiğinde, sizi artık bir yere götürmediğinde, çocuğunuzun dikkatini başka yöne çekmekten, oyunlardan yorulup sırtınızı duvara yasladığınızda molanın vakti gelmiş demektir. Bu, gittikçe büyüyen bir durumu çabucak sona erdiren bir yöntem, ayrıca güvenli bir kontrol sistemidir, hızlı sonuç verir ve her şeyi sakinleştirir”. Nasıl uygulayacaksınız:
- Çocuğa yaş seviyesine göre ne yapmak istediğinizi ve neden yaptığınızı anlatın.
- Sakince elinden tutup, ya da kucağınızda taşıyarak mola verdireceğiniz odaya götürün.
- Ne kadar kararlı ve net olduğunuzu gösterin ama kabalık ve sertlikten uzak durun.
- Kapıyı asla kilitlemeyin.
- Öfke nöbeti geçiriyor olmaları sizi yıldırmasın, kararlılığınızı sürdürün.
- Mola süresi her yaş için bir dakikadır. Yani iki yaş iki dakika, üç yaş üç dakika gibi.
- Mola süresi bittiğinde kindar bir şekilde olayı gündemde tutmayın, hayata kaldığı yerden devam edin(merak etmeyin,zaten onlar da öyle yapıyor. Ben Seyyaf’a uyguladığımda, odadan çıktığında ya elinde bir oyuncakla hiçbir şey olmamış gibi gelir, ya su ister vs. Ben de hiçbir şey olmamış gibi isteklerine karşılık veriyorum.)
Kitabın ana başlıklarından biri “işe yarayan şeyler”ken (mola tekniği gibi) diğeri de “işe yaramayan şeyler”. Ve bunların içinde tokat atma, bağırma ve tehditler yer alıyor. Hakikaten de bu yaş çocukları çok küçük oldukları için bunlar pek işe yaramıyor.Bir tokat attığınızda o çocuk o davranışı yapmaktan vazgeçmeyecek. Eğer sizden çok korkan ve vazgeçen biri olmasını istiyorsanız, ciddi bir dayak atmanız lazım. Bir tanıdığımın 3 yaşında kızı vardı. Kız annesinin gözünün içine bakıyordu bir şey dediği zaman, uslu uslu oynuyor, oturuyordu. Annesinin onu evire çevire döven bir veli olduğunu öğrendim, böyle terbiye edilmişti(!), o nedenle de annesinden korkmayı biliyordu. Arada bir şaplak attığınız çocukta, böyle travmatik bir etki yaratamazsınız, o yüzden korkmayın. Abartmayın! Eğer bu kadar ileri gidebilecek kabiliyetiniz yoksa(!), boşuna öyle vurmayın, bir işe yaramıyor. Evet bazen çok sinirleniyoruz ama o zaman da mola tekniğini kullanmak lazım. Dün Seyyaf damacanayı mutfağın içine boca ediverdiğinde, tam da giyinmiş evden çıkmak üzereydik. Tabi ki çok sinirlendim, Seyyaf’ı bir güzel pataklayıvermek geldi içimden ama elime ne geçecekti. Damacanın suyu hop içine geri mi girecekti, Seyyaf ders alıp bir daha asla böyle bir davranış sergilemeyecek miydi? Gerçekçi olalım.
Kitap epeyce kalın olduğundan özetlemek sayfalar alır ve sanırım okurlardan bundan sıkılıyor. Son olarak bazı başlıkları da anlatayım ve siz de mutlaka kitabı alıp okuyun. Çocukların beslenmesine dair bir bölüm var. Neyi ne kadar yemeli sağlıklı bir çocuk ve hangi besinlerde hangi vitaminler var. Uyku konusunda karşılaşılan en büyük sorunlar ve bunlara nasıl çözümler bulunmalı. Çocuklarda bulunan ve anne-babasının dahi onları sevmesini zorlaştıran bazı kötü özellikler. Korkular, ne kadar gerçekçi ve nasıl yaklaşılmalı. ADD, problemli çocuklar ve onlara nasıl muamele edilmesi gerektiği. Yaygın çocuk hastalıkları nelerdir, genelde neden kaynaklanır ve karşılaştığımızda neler yapmalıyız.
Genel hatlarıyla böyle. Kitap çok kalın olabilir ama 10 tane bu yaşlar için kitap okuyacağınıza, böyle detaylı ve gerçekçi bir yaklaşımla her şeyi bir araya toplayan kitabı okumak daha faydalı olur diye düşünüyorum.Ve son söz yazarın önsözünden:
“Tabi ki aileler çocukların problemleriyle mücadele etmeyi sürdürüyor. Kendi kendilerine neyi yanlış yapıyorum diye sorarlar. hiçbir şey! Bunu bu kadar zor hale getirmeniz gerekmez. En baş belası çocuk felaketine bile verilecek cevaplar vardır. Yeni yürümeye başlama döneminin oldukça eğlenceli olması gerekir, ve yardımımla da öyle olacak. Yorgun ayaklarınızı havaya kaldırın, kendinize bir çikolatalı süt koyun ve yeni yürümeye başlayan çocuğunuzla eğlenmeye hazır olun.”
Kitabın Adı: Her Yönüyle Çocuk Yetiştirme Sanatı
Yazar: Christopher Green
Yayınevi: Neden
Sayfa Sayısı: 543
Biz Nereden Aldık: Makro Market
İki Yaşındaki Çocuğunuz Büyürken
Arada bir canım sıkıldıkça kitapyurdundaki çocuk psikolojisi kategorisinden kitaplar seçerim, bu kitabı da böyle bir zamanda seçmiştim. Seyyaf’ın iki yaşına yaklaştığını ve bu terrible two/korkunç iki döneminde girdiği krizlerini düşününce, okumanın çok faydalı olacağını düşündüm. Bir de yazarın önsözde “Neden hala bu döneme berbat ikiler denildiğini anlamaya çalışıyorum.Bense onu mükemmel ikiler diye yeniden adlandırmaya çalışırım” cümlesi beni çok etkiledi. Ne yani? Bu dönemin mükemmel yanları mı var?
Tabi ki var! Bebeklikten çocukluğa geçiş dönemi olduğu için büyüyor, gelişiyor, yeni şeyler öğreniyor, zekası, algısı olgunlaşıyor. Bütün bu iyi şeylerin yanında “ben” olmanın farkına vardığı için özgürlük istemi, kendi başına hareket etmek için çabalaması ve kuralları yıkma gayesi gibi olumsuzluklar var. Bunlarla nasıl başa çıkabileceğimize dair ipuçları veriyor yazar. Kitabın içinde konuların alt kısımlarında “ben olmak nasıl bir şey” diye bir parça var. bu kısa parçalarda, yazar çocukların gözünden ve onların diliyle hissetiklerini, içinde bulundukları durumda akıllarından nelerin geçiyor olabileceğini onların diliyle yazmış. Bu da, bizim onları daha iyi anlamamıza ve olaylara onların penceresinden bakmaya çalışmamıza yarıyor.
Kitap 10 bölümden oluşuyor:
- Gitmeme İzin Ver(Beni Sımsıkı Tut!): Her ne kadar özgür olmaya çalışsalar da, bu kadar fazla açık alan onları tereddüte düşürüyor ve ürkütüyormuş. Yine de kurallarla çevrili sınırları olmalı, böylece kendilerini güvende hissetmelilermiş. Mesela kendi başlarına sokakta yürümek isteyebilirler, ellerini tutturmazlar ama sizin yanınızdan ayrılıp, aksi istikamete gittiğinizi görürlerse bundan da büyük bir endişe duyarlar. Ayrıca kendi kararlarını verebilmek isterler, bu yüzden de onlara bu konuda iltimas göstermeliyiz. Ama onları birçok seçenek içinde boğmak yerine iki tür seçenek sunup, birini seçmesini istemeliyiz. Böylece kendi kararını verdiği için mutlu olacak ve seçenekler çok olmadığı için bocalamayacak. Yazar şöyle ifade ediyor bu durumu: “İki yaşındakiler onlara sınırlı seçenekler sunduğunuzda karar vermeyle başa çıkabilirler. Anahtar, ona sizin yapabileceğiniz şeyleri sunmaktır.”
- Beni Dinle: İletişim yeteneklerinden, dil gelişiminden bahsediliyor bu bölümde. Net bir şekilde hislerini kelimelerle ifade edemediği için bu dönemde, hala saldırganlık, öfke ve neşesini hareketleriyle gösterme olabilir. Mesela oyuncağını alan bir arkadaşına “ben onu seninle paylaşmak istemiyorum, geri ver!” diyemediği için belki de vurma eğilimi gösteriyor olabilirmiş. Bu dönemde sürekli “neden” sorusunu sormalarının en önemli sebebi bu şekilde bizi konuşmalarının içine çekebilmekmiş. Biz soruya cevap vereceğimiz için, bizimle ikili diyalog kurmuş olacaklar. Yani, bu sorunun altında yatan sebep gerçekten merak değilmiş.
- Öğrenmemi İzle: Zihin gelişimi üzerine bilgilerin yer aldığı bu bölümde, oyun oynarken, kitap okurken nasıl bir gelişim takip ettikleri anlatılıyor.
- Pek Çok Ruh Halim: 2 yaşındakilerin duygusal gelişimi üzerine yazılmış bu bölüm. Sinir, kıskançlık, üzüntü gibi duygular yaşadıklarında, onları anladığımızı belirten konuşmalar yapmalıymışız. Fakat kabul edilemeyen türden davranışlarının da yanlış olduğunu ifade etmeliymişiz. Örneğin, oyuncağını aldığı için kızarak arkadaşına vurursa, “oyuncağını aldığı için çok sinirlendiğini görüyorum. Anlıyorum, sinirlenebilirsin, bu doğal bir duygu ama ona vuramazsın(ya da vurmamalısın). Sinirlenmen normal ama vurman hiç normal değil” demek gibi.
- Dünyayı Nasıl Görüyorum: 2 yaşındaki çocukların kişilik gelişimlerinden bahseden yazar, bu dönemde kişiliklerin temellerinin atıldığını anlatıyor ve çocukları 4 kategoriye ayırıyor: 1) Kolay Çocuk: Sürekli iyi ruh halinde gibi görünen, girdiği ortamda rahatlıkla arkadaşlık kurabilen, elinden oyuncağı alındığında mızmızlanmayan, kolay uyum sağlayabilen çocuk tipi(ah bize rastlar mı böylesi acaba:) ) Böyle kolay görünse de, bu çocukların en büyük problemi kendilerini, hislerini çok fazla açığa çıkarmadıkları için neler yaşayıp, hissettiklerini anlamak zor. Böyle çocukların iç dünyası daha karışık, psikolojisi de bozuk olabilir. Anne-babaya daha çok iş düşüyor. 2)Yavaştan-canlanan-çocuk: Hani bazen bir ortama girdiğimizde, annesinin kucağından etrafı seyreden, olaylara müdahale etmeden kişileri gözucuyla inceleyen çocuklar olur ya, büyükler “aa sen neden annenin kucağında oturuyorsun yavrum, kalk bak bu arkadaşlarla oynasana” der, anne de açıklama yapar “o bir ortama alışsın da, o zaman oynar. Önce biraz çekingen davranır” diye. İşte bu tip çocuklar yavaştan canlanıyorlarmış. Daha az aktif olup, tepkileri hafif olma eğilimi gösterirmiş. Bu tipler, büyüdüklerinde de arkadaşlıklarını çok dikkatli seçen kişiler olurlarmış. 3)Meydan Okuyan Çocuk: Yazarın ifadesine göre “mutluluğu sınır tanımaz, umutsuzluğu hiç bitmeyecekmiş gibi görünür. Her zaman hareket halindeymiş gibi görünür ve birkaç katırdan daha inatçı olabilir.” 4) Aktif Çocuk: Bu çocukların içinde kolay ya da meydan okuyan çocuk tipi yatabilirmiş ama aktivitelerinde sınır tanımıyorlarmış. yürümek yeterken koşmak gibi. Hep daha ilerisi, daha fazlası.” Siz de onun kadar aktif değilseniz onu yanınızdan ayırmayın” diyor yazar.
- Neden Bu Şekilde Davranıyorum: Burası önemli bir bölüm. Çünkü, çocuğumuzun davranışlarının, bizim onlara verdiğimiz tepkilerle şekillenebileceğini anlatıyor. Örneğin, vurduğu için karşılığında bizim de vurduğumuz çocuk, hareketinin yanlış değil, doğru olduğunu düşünecek, o anda o hareketten vazgeçse bile, genel anlamda yapmaya devam edecek. Sinirlendiğinde, birisi ona vurduğunda karşılık vermesi gerektiği mesajını almış olacak çünkü. Tabi ki bütün davranışları bizim hareketlerimize bağlı değil. Doğuştan getirdikleri karakterlerine bağlı olarak da davranış sergilerler, bu durumlar karşısında neler yapmamız gerektiğini de detaylıca anlatmış.
- Korkularım ve Kabuslarım: İki yaşındaki çocuklar uykularının çok büyük bir bölümünü rüya halinde geçirdikleri için, kabus görme ihtimalleri de daha yüksekmiş. Bize basit gelen şeyler bile, onların korkmasına neden olabilirmiş. Saç kesimi örneğini vermiş yazar. Saçının kesilmesi, kesilen saçların yere saçılması, bazı çocuklarla yok olma korkusu oluşturabilirmiş. Benim olan bir parçayı kesip aldılar ve yok oldu başımdan, ben de böyle yok olabilirim ya da başka bana ait parçaları da kesebilirler” gibi düşüncelerle korkuya kapılabilirlermiş. Önemli olan, onların korkularını hafife almadan, küçümseyip göz ardı etmeden üstesinden gelmeye çalışmak.
- İnsanlarla Nasıl İlişki Kuruyorum: Kardeşi, bakıcısı, arkadaşları ve akrabaları ile nasıl iletişim kuruyor? Bu noktada ebeveynler olarak biz nerede durmalı ve onlara nasıl yardımcı olmalıyız? İnsanlarla ilişkilerini artırmak, paylaşmayı ve sevgiyle yaklaşmayı öğretmek bizim vazifemiz.
- Bedenim Kendim: Bedenini ve cinsiyetini fark ettiği dönem olarak 2 yaşındaki çocuğu ele almış yazar. Genelde tuvalet alışkanlığı kazanmasıyla birlikte bedenine ait olan bir parçayı keşfediyor. Nasıl ki önce elleriyle oynayip onları seyrediyordu, sonra ayaklarını ağzına götürür oldu. Göbeğinin deliğiyle bile oynadığı zamanlar geçirdi. Şimdi de farklı bir yerini fark etti ve bunu da elleyerek keşfetmek ve hatta bu keşfi diğer insanlarla paylaşmak isteyebilir. Bu yüzden eli sürekli organında dolaşıp, misafirlere onu gösteriyor olabilirmiş. Böyle durumlarda aşırı tepki vermemek ve onun dikkatini başka şeylere çekmek gerekiyor. Eğer eli sürekli organındaysa, elini meşgul etmek “ayıp, çek elini ordan, bir daha görmeyeyim”demekten bin kat iyi.
- Lazımlık Zamanı: E bu bölüm olmasa olmazdı 2 yaşındaki çocuktan bahsederken. Çok yeni ve farklı bir şey söylemiyor bu bölümde yazar. Bilindik tuvalete-lazımlığa alıştırma hikayeleri ve aynı türden öneriler var. Çocuk kendinden bir parça olarak gördüğü kakasının vücudundan ayrılışını ve sifonla birlikte yok oluşunu görürse, tepki verip, korkabilirmiş. Yani bu konuda, çocuğumuzu iyi tanıyıp, ona göre şekillenmek en iyisi. Ayrıca tuvalet eğitimine yazın başlamanın da daha uygun olduğunu söylüyor yazar.
Ve son söz yazarın son sözünden:
“Bütün çocuklar kendi özel adımlarıyla gelişirler. Çocuğunuzun kendi doğal programını desteklemek, onu cesaretlendirmek ve sürecin tadını çıkarmak sizin görevinizdir.”
Kitabın Adı: İki Yaşındaki Çocuğunuz Büyürken
Yazar: Diane O’Connell
Sayfa Sayısı: 236
Yayınevi: Beyaz Balina
Biz Nereden Aldık: D&R
Çocukla Çocuk Ol
Fırsat bulup da İki Yaşındaki Çocuğunuz Büyürken kitabını almak için D&R’a uğrayamayınca, yine kütüphanedeki kitaplarla yetinmeyi tercih ettim. Bu kez yeni bir kitap alayım dedim, Eylül 2010′da basılmış kitabın içindeki karikatürlerden de ne kadar yeni olduğunu anlayabilirsiniz(örneğin birinde, Behlül ve Bihter’den örnek vermiş). Keyifle okumanız için…
Psi
kolojik danışman bir yazarın elinden çıkmış olan Çocukla Çocuk Ol, iki bölüme ayrılmış.
- Mutlu Aile Mutlu Çocuk
- Çocuk Eğitiminde Küçük Şeyler
Mutlu Aile Mutlu Çocuk kısmı: Bebek ya da çocukların belirli dönemlerini anlatmayan, genel anlamda çocuk psikolojisi ve çocuk yetiştirme üzerine yazılmış kitapların hemen hemen hepsinde aile kısmı oluyor. Zaten olmasa şaşılması gerekir. Yazarın aile içi ilişkiler üzerine de seminer ve çalışmaları olduğu için bu konuya geniş yer vermiş ve güzel de anlatmış. Karı-koca arasındaki ilişkilerde dikkat edilmesi gereken hususlar, aile içi tartışmaları-kavgaları en aza indirgemek için takınılması gereken tutumlar, eşler arasındaki diyalogun çocukları nasıl etkilediği uzun uzun anlatılmış. Ben her zaman çocuklarına bir fiske bile vurmadığı halde kendisinden çekinen ebeveynler gördüğümde gıpta ederim. Olması gerekenin bu olduğunu düşünürüm. Çocuk korktuğu için değil, üzmekten çekindiği ve saygı duyduğu için yapma denilen şeylerden uzak durmalı, ya da tam tersi yap denilen şeyi uygulamalı. Bu nedenle yazarın şu cümlelerini çok beğendim:
“Sevginin egemen olduğu ailelerde anne-babanın otoritesi azalmaz.Aksine çocuğun ailesine, yani anne-babasına duyduğu saygı artar. Çocuk bu sevginin kaybolmaması için iyi şeyler yapmaya gayret eder.” Bazen çocuklarına sırf otorite kaybetmemek adına sevgilerini göstermeyen ebeveynlere duyurulur!
Aile arasındaki iletişimin öneminden bahsederken, önce eşlerin birbirlerine karşı saygılı ve dürüst, nezaket çerçevesinde davranmaları gerektiğini, böylece çocuklarına örnek olacaklarını anlatıyor. Sıra çocuklarla iletişime gelince, onlar için “çocuktur ne anlar” anlayışı yerine “bir birey olarak kabul edilip, fikirlerinin sorulması” gerektiğini söylüyor. Aile içinde kaliteli zaman geçirmenin aradaki sevgi ve saygı için gerekli olduğunu anlatırken de bu birlikte zaman geçirmenin oturup ailecek televizyon seyretmek olmadığına da vurgu yapıyor.
Daha önce de okuduğum kitapların birinde geçmişti bu: Çocukların sınırları olmalı! Bu salt otorite korumak ya da disiplin sağlamak amacıyla yapılan bir davranış değil, sınırların olması çocuğun kendini güven içinde hissetmesine sebep oluyormuş. Aksi takdirde bizim gibi birer yetişkin olmayan bu ufaklıklar bu geniş alanda korku, kaygı ve güvensizlik hislerine kapılabiliyorlarmış. İşte Alaaddin Debgici de aynen bundan bahsetmiş:
“Çocuklar bizim anne-baba olmamıza ihtiyaç duyarlar, yani bizim sınırlamalar belirlemede kararlı olmamıza ve güvenecekleri bu sınırları onlara sağlamamızı beklerler. Güven ve devamlılık duyguları buna bağlıdır. Sınırlar güven verir. Saygılı sınırların belirlenmesi çocuklara güçlü sinyaller iletir.”
Birinci bölümün sonunda anne-baba tutumlarına yer vermiş ve tiplemeleri 6′ya ayırmış:
- Benim dediğim dedik diyen anne-babalar(Baskıcı ve otoriter tutum)
- Nasıl biliyorsan öyle yap evladım diyenler(Gevşek Tutum)
- Günü gününe uymayanlar(tutarsız ve kararsız tutum)
- El bebeğim, gül bebeğim diyenler(Koruyucu Tutum)
- Bana değmeyen yılan bin yaşasın diyenler(İlgisiz tutum)
- Güven verici, destekleyici, hoşgörülü(demokratik tutum)
Gelelim ikinci kısıma: Çocuk Eğitiminde Küçük Şeyler: Bu bölümde aslında bildiğimiz klasik konulara yer verilmiş. Çocukta özgüven oluşturmanın gerekliliği, kıyaslamalardan uzak durulması, çocuklarla konuşurken (daha doğrusu onlar bize bir şeyler anlatırken)pasif değil etken birer dinleyici olmak ve onları dinlediğimizi anladığımızı onlara göstermek gibi. Konulardan birisi de sorumluluk bilinci oluşturmak idi. Bu, oldukça önemli bir konu aslında.Çünkü kendi sorumluluklarını üstlenmesini bilen, işlerini kendi başına halledebilen çocuklarda özgüven yerleşir. Böylece biri diğerini doğuran iki önemli noktaya temas etmiş oluruz. Yazar bir anısını anlatıyor burada:
“Değerli bir hocamın evine misafir olmuştum. Küçük yaşlarda tatlı bir kızı vardı. Akşam İstanbul’da güzel bir gezi yapmaya karar verdik. Hepimiz hazırlandık, dışarı çıktık. Küçük kızımız kapının önünde ayakkabısını giymeye çalışıyordu. 15-20 dk onu bekledik. Hocam ve eşi sakince beklediler, hiç müdahale etmeden benimle sohbet ettiler. Küçük kız ayakkabısını bağlamayı başarınca hocam güzelce “aferin” diyerek onu takdir etti. O gün öğrendiğim en önemli şey, “Çocuklarımızın büyük başarılara imza atmasını istiyorsak, önce küçük işler başarmaları için sabretmeyi öğrenmemiz gerekir” oldu.“
Bizde genelde şöyle bir yapı vardır: Çocuk iyi bir şeyler yaptığında görmezden geliriz, zaten yapması gerekiyormuş gibi davranırız. Mesela sofra kurulurken kız çocuğun kalkıp hemen yardım etmesi beklenirken, erkek çocuk ekmek almaya yollanır. Ama asla ikisine de teşekkür edilmez, neden? Çünkü onu yapmaya mecburdur, lütufta bulunmamıştır! Oysa bir de şu manzarayı düşünelim ki, çocuk bilgisayar başından kalkıp ekmek almaya gitmiyor, kız kendi halinde sofra kurmayı bırak bir bardak bile taşımıyor. Hatta ikisi de çağırıldıklarında bile zahmet edip gelmiyorlar. O zaman yaygarayı basarız işte. Yazar da tam olarak bundan bahsediyor:
“Çocuğunuz yanınıza geldi ve anneciğim dedi, kaçımız böyle bir durumda çocuğumuzu takdir ederiz? Çok azımız belki onu ödüllendiririz. Ama gelen misafire lan dese, hemen kara bulutlar gibi üzerine çökeriz. bizim için sıradan gelen şeyler çocuk için değildir, çünkü çocuk onları yeni öğreniyor ve ilgi çekmek, takdir edilmek istiyor”.
Ve son söz yazarın son cümlelerinden olsun:
“Hayatları boyunca kendi çocuklarımızı büyümeleri, öğrenmeleri ve gelişmeleri yönünde hızlandıramayız. Ama doğru zamanı beklersek ne kadar iyi birer insan olduklarını görme fırsatı bulabiliriz. Sabır ve anlayış göstererek potansiyellerini gerçekleştirme konusunda ne kadar istekli ve gayretli olduklarını görebiliriz.”
Kitabın Adı: Çocukla Çocuk Ol
Yazar: Alaaddin Debgici
Sayfa Sayısı: 150
Yayınevi: Sistem Yayıncılık
Biz Nereden Aldık: Eyüp Halk ve Çocuk Kütüphanesi
İçimizdeki Çocuk
Savaşçı’yı okuduktan sonra, yazarın bu konuda ne kadar usta olduğunu fark etmem, kütüphane rafları arasında İçimizdeki Çocuk’u görünce, elimin ona doğru uzanmasına sebep oldu. Ve iyi ki de böyle bir seçim yapmışım. Bu kitabı okurken, etrafımdaki herkes bir bir gözümün önünden geçti. Herkeste gördüğüm bazı kişilik bozuklukları, psikolojik rahatsızlıkların kaynaklarının neler olabileceğine dair fikir sahibi olmama yaradı. Ve sadece başkaları değil tabi…İğneyi önce kendime batırıp, çuvaldızı elaleme saklamam lazım değil mi? Yazarın da dediği gibi “belki de bu satırlarda okuduğunuz kendi hayatınızdan örneklerdir.” Meğer çoğumuz İçimizdeki Çocuk’tan habersiz, onu iyi etmek ve memnun etmek çabasından yoksun yaşıyormuşuz. Ve yine çoğumuz bu içteki çocuğun sağlıksız yetişmesi için elinden geleni yapan sağlıksız aile ortamlarında yetişmişiz.
Kitabımız sıradan bir kişisel gelişim kitabı değil, sahiden kendinde değişiklikler yapmak isteyen, içinde bulunduğu durumdan rahatsız olan, yaşama karşı bakış açısını değiştirmek isteyen ama elinden bir şey gelmediğini düşünenlere rehber niteliğinde. Daha çok aile kavramı ve bu aile içinde nasıl yetiştirildiysek kişiliğimizin öyle şekillendiği üzerinde durduğu için yazar, biz çocuk yetiştiren anneler ve babalar olarak onların İçlerindeki Çocukların sağlıklı olabilmesi için nasıl bir ortam oluşturmamız gerektiğini öğreniyoruz kitap boyunca. Ben daha çok bu açıdan bakarak okudum. Ama bir de şu açıdan bakmak var ki, kendi içinizdeki çocuğun ne kadar iyi durumda olduğunu ve onu iyileştirmek adına neler yapmanız gerektiğini saptayabilesiniz.
Önce format: Kitabın ilk bölümünde yazar birçok soru yazmış ve bunların cevapları ilerideki bölümde irdeleneceği için not almanızı istemiş. Kitap bu nedenle hiç sıkıcı değil, aksine sizi öyle kendine kaptırıyor ki, bedava terapi niteliğinde. Eğer okurken gerçekten yazarın direktiflerine doğrudan doğruya uyarsanız, bir psikologa gitme gereksinimizin kalmadan, tek başınıza bu işin üstesinden gelebilirsiniz. 6 kısıma ayırmış kitabı yazar:
- İçinizdeki Çocukla Tanışın
- Aile
- Utanma ve Utanç
- Cevaplarınıza Bir Göz Atalım
- İçimizde Konuşanlar
- Arayış: İç Çocuğunuza Kavuşmanın Yolları
Kitapta konu edilen iki kavram İç Çocuk ve İç Ana-Baba. İsimlerinden de anlaşılacağı üzere iç çocuk daha çok o anda yapmak istediğine odaklanan, heyecanlı, aktif, daha çok ben merkezli düşünce içerisinde olan yanımızı yansıtıyor. İç ana-baba ise daha çok mantıksal yaklaşan, toplumsal, ahlaki kurallar çerçevesinde davranmaya çalışan, kendi düşünce ve duygularından ziyade olması gerekeni ve etrafını önemseyen yanımızı yansıtıyor. Ve yazara göre “Sağlıklı bir bireyde, iç ana-baba ile iç çocuk uyum içerisindedir, aralarında çıkan çatışmaları kolayca çözüme ulaştırıp, olması gerektiği gibi davranır.”
İçindeki çocuk sağlıksız olan bireyler, kendi duygu ve düşüncelerini önemsemez, olduğundan farklı davranırmış. Asla olmak istediği kişi olamayıp, ona empoze edilen aile ortamının yaşantısını sürdürürmüş. Ve nasıl sağlıksız bir aile içinde büyüdüyse, her ne kadar memnun olmasa da onu yenemez, kendisi de aynı sağlıksız aileyi kurarmış. Mesela ilginç bir şekilde yazar, babası alkolik olduğu, her gün annesini dövdüğü halde, kendisi de böyle bir adamla evlenen kadından bahsediyor. Ve yine ilginçtir ki, başka bir kadının üç evlilik yaşadığından, üç kocasının da alkolik oluşundan örnek veriyor. Bunlar yukarıda da yazıldığı gibi, gördüğünü bilinçsizce tatbik etmesinin bir sonucu imiş. Babasından sürekli dayak yediği halde, sırf bu nedenden dolayı babasından nefret ettiği halde, aynı şeyi kendi çocuğuna da uygulayan insanları bir düşünün. Hiç akıl edemiyor mu ki aynı nedenden dolayı kendi çocuğu da ondan nefret edecek?
Yazar, içimizdeki çocukla içimizdeki ana-babanın çatışmalarından bahsederken, onların nasıl da birbiriyle konuştuklarını ve bu sesi ancak dikkat edenlerin duyabileceğini söylüyor. “Sakince bir durun ve dinleyin, iç konuşmalarınızı kaydedin, bir kağıdı ortadan ikiye bölerek ana-baba ve çocuğun isteklerini yazın, sonra bunları gözden geçirip, ikisi içinde orta yol olabilecek çözümler bulun.” diyen yazar, 4 tür yaklaşımdan bahsediyor:
- Kaybet/kaybet: Ana-baba da çocuk da kaybeder, ikisinin de dediği olmaz ve ikisi de mutsuz olur.
- Kazan/Kaybet: Ana-baba kazanır, çocuk kaybeder. Her ne kadar ana-babanın dediği olsa da, iç çocuk kendi istediği olmadığı için onu sürekli rahatsız eder mutlu olmasını engeller.
- Kaybet/Kazan: İç çocuk kazanır, ana-baba kaybeder. İç çocuğun istediği olduğu için mutlu olması gerekir ama iç ana-baba da onu rahat bırakmaz.Yine bir huzursuzluk hisseder kişi.
- Kazan/Kazan: Ana-baba ve iç çocuk uyum içinde hareket ederek karar verdiği için, her ikisinin de dediği orta yol bulunur, ikisi de mutlu olur. Böylece kişi içindeki iç huzursuzluğu yaşamak zorunda kalmaz.
Kitabı özetlemek pek mümkün olmayacak bu belli, öyle derin ve geniş ki konular ve yaklaşımlar, en iyisi mi siz alın okuyun:) Sonrasında mı? Bana teşekkür edeceksiniz…
Kitabın Adı: İçimizdeki Çocuk
Yazar: Doğan Cüceloğlu
Sayfa Sayısı: 254
Yayınevi:Remzi Kitabevi
Biz Nereden Aldık: Eyüp Halk ve Çocuk Kütüphanesi
Anababaların En Çok Sorduğu Soruların Cevapları
Kısa bir süre olacağını söylediğim halde, kitap özetlerine uzun bir ara vermek zorunda kaldığım için okurlardan özür dilerim. Ve işte bu aranın ardından Grace Ketterman ile devam ediyoruz. İyi okumalar…
Kitabı kütüphaneden seçerken Seyaf da yanımda bütün kitapları tek tek raflardan indirme çabasında olduğu için çok inceleyememiştim. Ama madem çok sık sorulan soruların cevapları var, mutlaka içinde benim de merak ettiğim soruların cevapları vardır diye düşündüm. Biraz hayal kırıklığına uğradığımı söylemek isterim. Kitap ansiklopedik bir eser niteliğinde bence. Yani oturup okuduğunuda çok da faydasını görmezsiniz. Neden mi? Mesela içinde çok fazla ergen yaşta çocuklarla ilgili sorular var,şu aşamada beni ilgilendirmeyen konular. Ayrıca da yine batılı biri olduğu için içinde çok fazla kültürel farklılık var göze çarpan. Ne gibi? 14-15 yaşında erkek-kız arkadaş edinimi, cinsel ilişki konusunun tecrübe edilebileceği yaş seviyesi gibi. Tabi bazı batılı ülkelerde bekaretin ayıp sayıldığı, henüz 15-16 yaşında olmasına rağmen(ki daha düşük şuan yaş seviyesi, ben fazla bile söyledim)arkadaşlarına bakire olduğunu söyleyemediği için doğru düzgün tanımadığı kişilerle bile ilişkiye girildiği gibi olayları düşünürsek, bu kadar çok sorunun bu konuda gelmesi anormal değil.
Kitap nasıl düzenlenmiş? Yazar, gelen soruları farklı başlıklar altında uygunluklarına göre kategorize etmiş. 13 kategoriden oluşan bölümlerin başlıkları şöyle:
- Bebek Bakımı
- Yeni Yürümeye Başlayan ve Okulöncesi Dönemdeki Çocuklar
- Okul Çağı Çocukları
- Ergenler
- Aile ilişkileri
- Sağlık ve Beslenme
- Eğitim
- Duygusal Gelişim
- Sosyal Gelişim
- Fiziksel Gelişim
- Cinsel Endişeler
- Disiplin ve Eğitim
- Tatiller ve Eğlence
Yazar giriş kısmında çocuk yetiştirmeyle ilgili bazı kişisel görüşlerinden bahsetmiş, bebeklik döneminden ergenliğe kadar olan sürede nasıl davranılması gerektiğine inanıyorsa onları özetlemiş. Kendisi de bir anne olduğu için dikkate değer aslında söyledikleri.
Kitabın içinde çocuklarınıza nasıl özgüven kazandırabileceğinizden tutun da onlara cinsellik noktasında ne zaman ve ne kadar bilgi vermeniz gerektiğine kadar pek çok sorunun yanıtı var. Bebek bakımı ve Sağlık-Beslenme başlıkları altında da psikolojik yaklaşımlardan ziyade bakıma yönelik bilgiler de var.
Yani kısacası, çok doyurucu bir kitap olmamakla birlikte elinize geçtiğinizde okuyabileceğiniz bir kitap olmuş. Tabi bebeklikten ergenliğe kadarki dönemi ele aldığı için oturup okumaktansa, ara ara sorulara göz gezdirmek sanırım daha karlı bir iş olur.
Kitabın Adı: Anababaların En Çok Sorduğu Soruların Cevapları
Yazar: Grace Ketterman
Sayfa Sayısı: 200
Yayınevi: HYB Yayıncılık
Biz Nereden Aldık: Eyüp Halk ve Çocuk Kütüphanesi
“Sen Yeter ki İste” ve “Nietzsche Ağladığında”
Bu kez kitap özeti değil, kitap tanıtımı amaçlı yazacağım; çünkü blogumda sadece çocuk psikolojisi/gelişimi üzerine kitapları özetliyorum. Yazmayayım dedim ama, dayanamadım. Buyrun, iyi okumalar…
Aynı tür kitabı üst üste okumak insanı bir süre sonra sıkıyor. 7 tane çocuk gelişimi kitabını okuyunca e bir ara vermek gerek artık dedim. Hazır Eyüp Kütüphanesi de sayımı bitirmiş,ödünç vermeye başlamışken bir uğrayayım bakayım diye düşündüm. Önceden web sitesindeki katalogdan kitaplarımı seçtim. Ve yine elim psikoloji kitaplarına gitti. Ramazan ve oruç münasebetiyle gerileyen algılarım bana roman türü kitaplar okumamı salık verince, iki kitap seçtim: Sen Yeter ki İste/Füsun Saka ve Nietzsche Ağladığında/Irvin Yalom. Neden bu kitapları seçtim ve kitaplar hakkında ne düşünüyorum?
1.Sen Yeter ki İste:Ktabın başında psikoterapi öyküleri yazdığı için ilgimi çekti. Bilgi yüklü bir psikoloji kitabı olmaması nedeniyle güzel olacağını düşündüm. Daha önce(bundan bi 3 sene kadar önce)Irvin Yalom’un “Annem ve Hayatın Anlamı” kitabını okuduğum için, bir psikoterapi öyküleri kitabının harikulade olacağını düşündüm.Sonuç: Hayal kırıklığı ve hüsran. Sağdan soldan topladığı birkaç hasta hikayesini yazmış geçmiş. Yahu kitap yazmak bu kadar basit bir iş madem ben de mi bir tane yazsam ne! Çoğunluğunu cinsel rahatsızlıkların oluşturduğu öykülerde(öykü bile demek saçma oluyor aslında, bir iki sayfa süren öykü mü olur!) sonuç yok. Neden bu rahatsızlığa sahip olmuş, bi çocukluğuna iniver hele, sonra nasıl çözüme kavuşturduğunu anlat da okuyanlar benzer sorunlarla karşılaşırsa en azından ne yapılmalı fikir edinsin. Adına “psikoterapi öyküleri” diyerek okuru ne diye kandırıyorsun! “Sağdan soldan topladığım seans örnekleri” daha inandırıcı bir başlık olurdu. Üstelik kitabı seçmem de çok büyük katkısı olan arka kapaktaki bir gazeteci bayanın yorumunda “Irvin Yalom’u aratmıyor” yazıyor diye aldım. “Vay be, Irvin Yalom’u aratmıyorsa mutlaka okunmalı” diye düşündüm. Kitabı okurken o gazeteci hanımefendiye en kibar küfürlerden savurdum bir kaç tane.Bre insan evladı! Ya sen hiç Irvin Yalom okumadın, ya psikolojinin “p”sinden anlamıyorsun. Bi De Get!
Sonuç: Tavsiye etmiyorum, almayın, okumayın…
2.Nietzsche Ağladığında: Aslında bu kitabı anlatmama gerek bile yok, yazarın kalitesi ortada, ilmi geçmişi ve birikintisi ortada;ama bütün eserleri içinde çok fazla dile çevrilmiş ve mutlaka okunması gereken bir eser diye düşünüyorum. Ben o kadar psikoloji kitabı okudum, böyle bir kurgu görmedim. Kitabın sonunda yazar bütün bu konuşmaların Nietzsche ile Breuer arasında geçen diyalogların kurmaca olduğunu yazmasa anlayamazsınız. Üstelik öyle yazınca yazara daha bir hayran oluyorsunuz, bunca şeyi nasıl kurgulamış diye. Kitapta konu olarak 19 yüzyıl sonlarında- o zaman psikoloji, psikoterapi filan yok, psikanaliz doğum aşamasında-Breuer’e tedavi amaçlı gelen Nietszche ile kendi dertlerini anlatıp bir nevi psikoterapi uygulatan Breuer arasındaki diyalog var. Kurgu, gelişme ve vardıkları sonuç harika.
Sonuç: Şiddetle tavsiye edilir, mutlaka okunmalı(Yakında yazarın Her Gün Biraz Daha kitabını sipariş edeceğim, onu da okuduktan sonra tanıtmak isterim.)
Velhasıl neden bu blogda bir “Ne Okumalı” köşesi olduğu şimdi daha da açık ortaya çıktı. İşte böyle kimisi derler toplar, ben psikoterapi öyküleri yazdım diye okuru kandırır, öteki onu öveceğim diye bir yığın saçmalar(a lot of rubbish!); kimisi de uzmanlığını konuşturur yazar, okur da kitap bitmese keşke diye iç geçirir.Nokta!
Çocukluk Sırrı
Özete başlamadan önce bir not düşmek isterim: Kitap genel olarak çok güzel ve kültürel açıdan da bir Türk tarafından yazılmış olması, daha kendimize yakın hissetmemize sebep oluyor. Ama şunu da belirtmek isterim ki, yazar biraz abartmış. Olaylara fazla Polyannacı bakmış, çocuk yetiştirme olayında uygulanmasını gerekli gördüğümüz-ve hatta birçok pedagogun da tavsiye ettiği- yöntemlerin hepsini dışlamış.
Neden Çocukluk Sırrı? Yazara göre Allah, her doğan varlığa bir kod yüklüyor, ruhunda bir sır gizli ve “Anne-babalar Allah’ın çocuk ruhuna yerleştirdiği ve sadece o çocuğa ait olankişilik ve karakter özelliklerinin ortaya çıkması için gayret sarf eden rehberlerdir.”İşte bu nedenle, onların içinde var olan ve doğuştan getirmiş oldukları bu özelliklerini yitirmemeleri için, onları baskıcı tutumla, kendi istediğimiz kişilikte olsunlar diye dar kalıplar içine sokarak yetiştirmemeliyiz.
Yazarın Anadolu Pedagojisi diye bir kavramı var. buna göre, bizler-yani Anadolu insanı,eski topraklar, Osmanlı zamanı vs.-çocuk yetiştirme olayında çok iyiyiz, bir çocuk dünyaya geldiğinde ona Allah’tan gelen bir hediye, aziz bir misafir gözüyle bakar ve öyle yetiştiririz. Sık sık kıyas yaptığı Batı Pedagojisi’nde ise, çocuk doğuştan günahkardır ve o kurtarılmaya mahkumdur. Vaftiz edilip, temizlenmeye çalışır, kirlerinden arındırılmaya uğraşılır. İşte bu -ta doğumdan başlayan farklı bakış açısı-farklı çocuk yetiştirme tarzının ortaya çıkmasına sebep oluyor.Aslında batı, bizden örnek alırken çocuk yetiştirmeyi, zamanla biz öyle bir hale gelmişiz ki, aslımızı unutmuşuz. Ve şimdi de batılı kaynaklara yönelerek, nasıl çocuk yetiştirmek gerektiğini onlardan öğrenmeye çalışıyoruz. Bize göre, çocuk aileye bağlı olmalı, bir arada yaşamanın güzelliğini keşfetmeli. Oysa batı, ergen dönemde bile ayrı eve çıkan çocuklar yetiştiriyor. İşte bu sebepten, ileride zorlanmasınlar diye daha bebekken odasını ayırarak, anne-babaya bağımlı olmasının önünü alıyor. Her ağladığında kucağa almayarak, -sevgiden mahrum bıraktığını fark etmeksizin-güya bağımsız olmasını sağlıyor. Böylece batı etken ama duyarsız çocuk yetiştiriyor. Etken derken, kendine güveni olan,hayatta karar almak zorunda kaldığında başkalarına ihtiyaç duymayan, ayakları sağlam basan birey. duyarsız derken de, his dünyası boşalmış, sevgi ve şefkatten bir derece yoksun kişilikler kast ediliyor. Oysa Anadolu Pedagojisi’nde amaç etken ve duyarlı, kollektif çocuk yetiştirmek. Hayatta tek başına var olmanın anlamsız olduğu, yaşam içinde birilerine tutunarak var olmanın gerekliliği ama bunların yanında kendine güveni, sağlam duruşu olan bir insan olmanın da vazgeçilmezliği…
Kitaptaki konuların hemen hepsinde yazar bu kıyaslamalarla anlatıyor. Yani bir nevi Anadolu Pedagojisi vs. Batı Pedagojisi diyebiliz. Peki kitapta ne gibi bölümler var? Ana başlıklar üç tane ve her birinin alt başlıkları var. Bütün bu bölümler içinde de zaman zaman gerçek hayattan örnekler verilmiş, bu örnekler seans kesintisi gibi değil de, hikayeleme tarzında yazılmış. Bölümlere gelince;
- Kendin Olma veya Fıtrat Pedagojisi: Kitabın başlığıyla ilintili esas mesele bu bölümde. Her doğanın kendi sırrını beraberinde getirmesi, anne-babanın bu sırrı ortaya çıkarmaya destek olması, köstek değil. İnsanın içinde merak duygusunu tetikleyen bir “buyurucu iç kılavuz”un varlığından bahsediyor Güneş. Bizim içgüdü dediğimiz şeye benziyor aslında. Çocukların öğrenmesini sağlayan bu iç kılavuzmuş. Eğer buna bir müdahale olursa, ket vurulurmuş: “Çocuğun doğal öğrenme sürecine anne baba müdahale ederse, çocuk öğrenmeyi iç kılavuzunun yol göstermesi ile değil de dış müdahalelerin tesiriyle gerçekleştirmeye çalışır.”
- Kişilik ve Karakter Gelişim Süreci: Bir çocuk ilk 4 yıl içinde kişiliğine dair birçok özelliğini oturturmuş. O nedenle özellikle bu dönem arasında anne ile bir arada olması çok önemliymiş. Etken ve edilgen tipte çocukları anlatmış(yukarıda bahsettiğim için tekrar yazmıyorum). Ego, id ve süper egoyu tanımlamış ve bunların bir çocuğun kişilik gelişimindeki rollerinden bahsetmiş(rolleri neymiş diye merak edenler, e bi zahmet kitabı okuyuverin:) Bu bölümde benim en çok dikkatimi çeken kısım, çocukların kendi benliklerine gelen saldırılara karşı oluşturdukları savunma mekanizmaları oldu. buna göre, ebeveynler olarak çocukların da kendilerine has bir kişilikleri olduğunu, onların da bir birey olduklarını ve onur taşıdıklarını unutmadan hareket etmemiz gerekiyor. biz aksi şekilde davrandığımızda çocuklar bize dönüp tepki veriyorlar ve biz bu durumu çoğu zaman “saygısızlık” olarak adlandırıyoruz. Mesela biz çocuğumuza “ne kadar tembelsin, kalk da şu işi yap” vs dediğimizde çocuğun benliğine yaptığımız bu saldırı sonucu çocuk da dönüp “sensin tembel” dediğinde, amacı bize saygısızlık yapmak değilmiş. Benliğine gelen saldırıyı bertaraf etmekmiş. Herhangi bir tepki vermeyen çocuk yüzsüzleşmiş, arsızlaşmış ya da duyarsızlaşmış çocukmuş. Hani bazen “gitt, seni sevmiyorum” diyorlar ya, bu da onlardan biriymiş işte. Hatta yalan söylemeleri bile bir savunma mekanizmasının ürünüymüş. (yazar 8 tane savunma mekanizmasından bahsediyor.) Bu kısımda ayrıca ceza ve mükafattan ve onların ne kadar yanlış olduğundan dem vurulmuş.
- Anadolu Pedagojisi’nin Özü: Güven: Son bölümde çocukta güven duygusunun yerleşmesinden, bunun için ilk 4 yılın çok önemli olduğundan, özellikle ilk 2 yıl anne ile çocuğun asla ayrılmaması gerektiğinden bahsediyor. Burada sanayileşen batı ve onu örnek alan her yönteme bir eleştiri de var: “Batı toplumunda bir işveren, kadına anne gözüyle bakmaz. Hiçbir işveren çocuğu olmuş kadına “Sen artık anne oldun, git çocuğuna bak, 4 yıl sonra gel çalış” demez. Sanayi toplumu kadını anne olarak görmemekte ve anneyi 4 sene çocuğuyla baş başa bırakamamakta.” Çünkü yazara göre, bebeğin doğumu ve anneden fiziksel olarak kopuşuyla başlayıp 4 yaşına kadar geçen süre ruhsal embriyo dönemidir ve bu dönemde çocuk hala anneye bağımlıdır. Bu güven meselesinde, sadece annelerin değil, babaların da çok büyük rol oynadığından bahsetmiş yazar ve demiş ki: “Çocuk ilk dönemlerinde bütün ihtiyaçlarını anneden karşıladığı için baba ile ilgisi çok yoktur. İlerleyen yıllarda ise sosyalleşme dönemine girer ve babasından güç ve kuvvetten kaynaklanan bir güven duygusu almaya başlar.”
Yazarın kullandığı Duyguda Özgürlük, Davranışta Disiplin kavramı çok hoşuma gitti doğrusu. Mesela çocuk çok merak etti bir yerleri karıştırmasına izin verdik, merak duygusunu özgürce yaşadı. Ve bunun ardından yanımıza çağırdığımızda da geldi, çünkü merakını giderebildiği için sıra davranışta disipline geldi ve biz de bu disiplini sağlayabildik. -19 aylık bir velet sahibi olarak, gerçekten de bu merak duygusunda özgür bırakıldığında, davranışta disiplinin daha kolay sağlandığına defalarca şahit oldum diyebilirim-.
Kitap insana çok geniş bir bakış açısı sağlıyor, kendi adıma bu kitabı okuduğum için çok mutlu oldum. Birçok yeni şey öğrendim, en azından eğer yanlışlıkla oğlumun içindeki sırrı öldürecek ya da ket vuracak hatalar yapacaksam, yapmaktaysam, yapıyor idiysem onların önüne nasıl geçeceğimi ya da geçmem gerektiğini fark ettim. Velhasıl, yerli mi yabancı mı sormuştum ya, işte yerlilerden ve 9 puan almış bir kitap! (10 puan vermek isterdim ama başta da belirttiğim gibi biraz fazla uçmuş!)
Ve son söz yine kitaptan:
“Nerede çocuk ruhu varsa, nerede çocukluk sırrı varsa, Anadolu Pedagojisi orada bir gözlem merkezi kurar ve bilgi edinmeye çalışır, ta ki fıtri-doğal bir çocuk elde edilsin…”
Kitabın Adı: Çocukluk Sırrı
Yazar: Adem Güneş
Sayfa Sayısı: 288
Yayınevi: Nesil
Savaşçı
Blogcu Anne’nin şu yazısından sonra bu kitabı okumaya karar verdim(evet,ilk baskı 99′da yapılmış olabilir, ben daha yeni mi okuyorum? Zararın neresinden dönülse kar değil mi!)Özetlediğim diğer kitaplar gibi nasıl çocuk yetiştirmeliyiz sorusuna cevap değil Savaşçı,kendimizi nasıl yetiştirmemiz, bu dünyada nasıl bir duruş sergilememiz gerektiğini anlatıyor. Kadın-erkek herkes için dünyada kendimiz olarak kalabilmenin savaşını verebilmek üzerine...
Kitabın adı neden Savaşçı? İnsan kendini hep sosyal rolleriyle tanımlayarak, benliğini unutup, kendini bu sosyallik içinde hapsediyor. Ve bu hapisten kurtulabilmek için de dış dünyaya karşı kendi içinde bir savaş vermek zorunda. İşte bu zorundalık kişiyi savaşçı yapıyor. Ve insan bir hapishanede olduğunu fark ettiği, buradan kurtulmak istediği an, Savaşçı olma yolunda ilk adımını atmış oluyor.
Kitap nasıl kurgulanmış? Arif Okurer isimli öğretmenin bir seminer sonrası Doğan Cüceloğlu’yla iki dakika konuşmak istemesi, öğretmenlik mesleğini severek seçtiği halde, şimdi gerek diğer öğretmen arkadaşlarının tepkileri, gerek çevreden gelen yorumlar nedeniyle pişman ve mutsuz olduğunu söylemesi üzerine aralarında başlayan haftalık buluşma-söyleşilerin yazıya dökülmüş hali olarak kurgulanmış. Ve okuyucu, kendini Arif öğretmenin yerine koyarak, hayatta nasıl, nerede, neyin ya da nelerin etkisiyle durduğunu sorguluyor. Yer yer psikoloji ve felsefe dalına ait bilgilere rastlıyoruz kitapta ama bu bizi Savaşçı olma yolunda aydınlatmak için yapılıyor. Her hafta farklı konular üzerinde konuşuyorlar ve sonunda Savaşçı’nın özelliklerini madde madde birlikte ortaya çıkarıyorlar.
Gelelim içeriğe: Önce kişinin bir arayış içinde olması gerekiyor. Hayatta neredeyim, kararlarımdan memnun muyum, yaşantımı daha iyi hale getirebilir miyim, nasıl “ben” olabilirim gibi. Bu arayış onu belli bir uyanışa yönlendirip, harekete geçmesini sağlamazsa, boş bir arayış olacaktır. Kişinin var olduğu dünyada iki bilinci olduğunu söylüyor yazar: “Ait olma” ve “Birey olma”. İnsan tek başına var olamayacağı için, mutlaka bir aitlik sözkonusu olacak ama kendi benliğini de unutmayacak.
“Mış gibi yaşam”dediği bir kavram var yazarın: “Mış gibi yaşam içinde olanlar, kendi var oluşlarını yaşamıyorlar, başkalarının beklentilerini gerçekleştirmeye çalışıyorlar” düşünüyorum da, ne kadar haklı! Mükemmel çocuk yetiştirme çabamızın altında bile insanların “ne güzel çocuk yetiştirmiş” demelerini bekleyen bir amaç yatıyor, işte bu durumda biz de “mış gibi anneler” oluyoruz(bu tabir yazarın yorumundan çıkardığım bir tabir oldu). Ne zaman ki gerçekten çocuklarımızı hayata hazırlamak ve iyi bir birey olarak kendi duygu ve düşünceleriyle hayata tutunmalarını sağlamaya endeksli bir niyet içinde oluruz, işte o zaman Savaşçı Anne’ler olabiliriz.
Saf bir niyeti olmalı Savaşçı’nın, neyi neden yaptığının bilince olmalı. “Bir savaşçıyı, sıradan insanlardan ayıran en önemli öğe, onun kendine özgü niyetidir” diyor yazar. Ve bu niyetle ortaya getirdiği eylemlerden de sorumluluk almasını bilir.
Kişisel bütünlükten bahseden yazara göre, Savaşçı’nın kişisel bütünlüğünün üç düzeyi var:
- Özü,sözü doğru olmak: Kendi iç dünyasıyla tutarlılık içinde konuşmak, davranmak
- Değerler ve ilkelerle ahenk içinde yaşamak: Kendi iç dünyasını, dış dünyayla uyum içinde tutmak
- Bir duruş içinde olmak: Verdiği kararlar karşısında, ne yaptığının bilinciyle sorumluluk alarak, sağlam bir duruş sergilemek.
Hayata karşı kendimizi zaman zaman güçsüz hissettiğimiz anlar olur, öyle olaylar yaşarız ki pes etme noktasına geliriz. Bu durumda biz, hayatına müdahale edebilen değil, hayatını tribünlerden seyreden insanlar oluyormuşuz ve “Kişi kendini yaşamının direksiyonunda hissettiği zaman güçlü görecek“miş. Ne zaman ki biz “tribünlerde seyirci kalmaktan çıkar, sahaya oyuncu olarak inersek, kendi hayatımızda ne olup bittiğine biz karar vermeye başlarsak, o zaman o bizim yaşamımız olur ve kendimizi güçlü hissederiz”.
Kitapta benim en çok ilgimi çeken Carlos Castaneda isimli doktora öğrencisinin, kızılderili bilge kişi Don Juan ile yaptığı ve dokuz kitap haline getirdiği konuşmalardan alıntılar idi. (Don Juan’ın bilge kişiliğine siz de hayran olacaksınız. Ayrıca Carlos Castaneda’nın kitapları Türkçe’ye çevrilmiş).Yazarın kendisi de bu kitabı yazarken, Castaneda’dan etkilendiğini ifade ediyor. Bu bilge kişilik şöyle diyor: “İnsan bir şeyi yapmaya karar verdi mi, sonuna kadar gitmeli. Ama yaptığı şeyden sorumluluk almalı.”Ve bir kez kararlarından sorumluluk almayı kabul ettiyseni “o kararlar uğruna ölümü göze almışsın demektir.” Bu sorumluluk alma bilincinin gelişmesini kişinin yetiştirilme tarzına bağlıyor yazar. Biz anneler olarak düşünelim, ne kadar sorumluluk yüklüyoruz ki çocuklarımıza? Her şeyde peşinden biz koşarsak, sağda solda eşyalarını da unutur, odasını da toplamaz, bize karşı saygısızca tutum içinde de olur. Aslında kitabı bu bakış açısıyla okuyunca, hem nasıl bir insan olmalı ve nasıl bir duruş sergilemeliyim, hem de nasıl bir anne olmalı ve çocuğumun da bu farkındalık içinde büyümesi için(yani bir Savaşçı olabilmesi için)onu nasıl yetiştirmeliyim sorularına yanıt bulmaya çalıştım.
Kitabın bölümlerinde beni en çok etkileyen “Ölüm bilinci” konusu oldu. Şimdi şu an varsak ve bir dakika daha fazla yaşamak için bir garantimiz yoksa, “an”ı nasıl değerlendirebiliriz? Don Juan Carlos’a diyor ki: “Ölüm düşüncesi, insanoğlunun ruhuna çeki düzen veren tek şeydir.” Bu hayatta attığımız son kahkaha, kıldığımız son namaz, yaptığımız son eylem olabilir, işte bu nedenle Don Juan’a göre “Savaşçı, her bir eylemi dikkatle inceler.”Ve yazarın da dediği gibi eğer biz bu ölüm bilinci içerisindeysek, “şimdi ve şuanda yaşıyor olmamızın sorumluluğunu almamız gerekir”.
Şimdi bakıyoruz. Bir arayış içindeydik ve bu arayış bizi bir uyanışa, bu uyanış belirli bir karar almaya, aldığımız kararın sorumluluğu üzerimizde olarak, ölümlü dünyanın farkındalığına götürdü. Sırada ne var: Değişim! “Savaşçı kendi değişiminin peşindedir, başkalarını değiştirmek onun amacı içine girmez” diyor yazar, düşünüyorum da zaten başkalarını değiştirmeye çalışmak her ne kadar boş bir çaba olsa da aslında kolaya kaçmaktır. İnsan için zor olan, karşısındakini olduğu gibi kabul edebilmektir.
Don Juan, kendini fazlaca önemsemekten uzak durmayı, böylece ego/enaniyet dediğimiz şeyden kaçınmayı salık veriyor Carlos’a. Aslında insan olma(ait olma bilinci içerisinde) böyle bir şey.Sadece “ben”e endeksli bir hayattan uzak durmak! “Eğer öğrenmek istiyorsan, kendini önemsemekten vazgeç!” der Carlos’a.
Anlamlı, coşkulu ve güçlü bir yaşam için, kendi hayatımızla ilgili ne yapmamız gerektiğini sorgulamalıymışız. Ne zaman ki kendi hayatımızı bir düzene sokup, kendimize yönelik problemlerimiz kalmaz, o zaman dış dünyaya karşı da faydalı insan haline gelebiliriz. Buna ben tüme varım diyorum aslında. “Ben”den “biz”e gidebilmenin yolu, iyi bir Savaşçı olabilmekten geçiyor belli ki.
Ve son söz kitabın kapağından:
e.e.cummings der ki:
“Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, artık hiç bitmez.!”
Bir not: Carlos Castaneda’nın A Seperate Reality/Bir Başka Gerçeklik isimli kitabına yazar sıkça atıfta bulunuyor. İlgilenenler o kitaba buradan ulaşabilir.
Kitabın Adı: Savaşçı
Yazar: Doğan Cüceloğlu
Yayınevi: Remzi kitabevi
Sayfa Sayısı: 390
Biz nereden aldık: Seyyaf’ın Teyzesi’nden…



