Seyyaf & Hümeyra

Hayırla Büyüyün…

Kıskançlık Sinyalleri

Seyyaf’a daha önceleri bebek geleceğini, kardeşi olacağını vs söylemedik. Henüz yaşı küçük olduğu için önceden böyle bir hazırlık yapma fikri bana biraz saçma geldi. Bir de kardeş kıskançlığı ile alakalı okuduğum yazılarda, “çocukların zaman algıları farklı olduğu için, onlara bebeğin geleceğini erkenden söylememek gerekir. Beklemekten çok sıkılırlar, ya da yanlış beklentiler içine girerler” yazıyordu. Yani bu beklenti genelde eve gelen bebeği oyun arkadaşı olarak görmek oluyor. Ve bebek bir geliyor ki daha düz bakmayı bile bilmeyen şaşı bir şey:) Ayrıca bebeğin geleceğini önceden haber vermenin bir olumsuz tarafı da çocuk bu süreç içinde anne-babayı sürekli gözlemlermiş, kendince yorumlarmış onların davranışları.

Velhasılı tüm bu sebeplerden ve en önemlisi de dediğim gibi yaşı küçük olduğundan ön hazırlık mazırlık yapmadım, mevzuya direk gireceğiz elimizde bebekle eve gelince:) Zaten öyle  “aa annenin karnı kocaman oldu, niye acaba” diye bir algılaması da yok ki açıklama ihtiyacı hissedelim. Hümü(Hümeyra) nerede oğlum diyoruz, karnımı gösteriyor. Ne sanıyorsa o Hümü’yü artık:) Geçenlerde hastane çıkışını yıkayıp hem doğum çantasını hazırlıyordum, hem de bebeğin çekmecelerini yerleştiriyordum. Yatak odasında düzen değişikliğini gören oğlum “aaa anne!” diye şaşkın şaşkın gelip çekmeceyi açınca bebek kıyafetleri gördü. “Bunlar kimin anne?” dedi. “Bebeğin oğlum, hani bize bebek gelecek ya bir tane, o giyecek bunları; ben düzelttim dağıtma tamam mı?” deyince ben, hemen odasına gidip “onlayy da benim kıyafetley(r)im, vey(r) onlayı bana, katliicam” dedi. Üzerinde zaten kıyafet olmasına rağmen onları da giymeye çalıştı. “Bak, benim de vaaay(r)” dedi. Seninkiler de çok güzel oğlum, tabi senin de var. :) Böylece sadece kıyafet mevzusunda-üstelik henüz ortada bebek yokken bile- böyle davranan oğlum, bebek geldiğinde nasıl bir kıskançlık krizine gireceğinin sinyalini vermiş oldu sanki. Allah’ım yardım et, korktuğumuz başımıza gelmesin :)

 

Nisan 13, 2012 Posted by | Çocuk Psikoloji, Seyyaf'ın Günlüğü | | 2 Yorum

Nerede Duracağımızı Bilebilsek…

Geçenlerde parka gittiğimizde Seyyaf, şu çocukların tırmandıkları demirler var ya, onların en üst basamağına kadar tırmanmış, orada kalmıştı. Aşağı inmiyor, öylece bakınıyordu. Ben de bankta oturuyorum, ama gözüm de sürekli Seyyaf’ın üstünde. Yaza göre, daha da büyüdüğü için öyle sürekli peşinde koşmama gerek kalmıyor artık. Salıncakların çarpması tek korkum, onun dışında kendi kendine kaydıraklara çıkabiliyor, kayıyor, tekrar dolanıyor, o demirlere tırmanıp tekrar iniyor. Birkaç hafta öncesine kadar elle müdahale etmesem de sürekli peşindeydim, kendince yapabildiğinden emin olana kadar da böyle gitti. Ne diyorduk, hee demirlerin en üstüne çıkmış bekliyordu. Kadınlar “aa bu çocuk kimin, aaa düşecek” diye telaşlanıp birbirlerine bakınmaya, bu çocuğun anasını aramaya başladılar. Farkındayım ama sesimi çıkarmıyorum, telefon elimde öyle bakınıyorum. Sanırım kadınlar oradan inemediğini, orda kaldığını sandılar ve biraz paniklediler. En sonunda içlerinden hiç kimse sahiplenmeyince çocuğu bana döndüler “bu çocuk sizin mi?” Evet, benim. “Ayy düşecek o oradan, kafası gözü kırılacak, şişecek” gibi felaket senaryoları yazdıkları sırada Seyyaf aşağı inip oynamaya devam etti. Herhalde bana, benim  bu rahat tavrıma uyuz oldular. Seyyaf oradan düşebilir miydi? Elbette, böyle bir ihtimal her zaman var. Ben merdiven inip çıkmayı yeni mi öğrendim, sen ilk defa mı yokuştan aşağı iniyorsun? Ama buna rağmen senin benim de düşme ihtimalimiz, sakatlanma riskimiz yok mu? Allah korusun, ama var! Arkadaşımın çocuğu evin içinde kolunu kırmıştı bir küçük çekyat tepesinden atlarken.

Çocukların işine karışırken, onlara fırsat tanınması gerektiğini düşünüyorum her zaman. Bu konuda orta yollu olmak gerekir, hani kendi başına yapsın diye rastgele bırakıp tehlikenin içine atmak da doğru değil, ay o daha yapamaz korkusuyla her dakika kuyruk gibi peşinde olup da kendisinden yarı yaş küçük veletlerin yaptığını bile yapamaz halde olmasına da sebep olmamalı bana kalırsa. Ben Seyyaf’ın bir şeyi kesin yaptığına emin olana kadar, ya da o seviyeye gelip de artık “tamam, oldu kendi yapabilir” diyebilene kadar, ona hissettirmeden peşinde duruyorum. Bir yazarın da dediği gibi “hemen arkasında durun, o sizin desteğini fark etmesin ki böylece tamamen kendine güvenip yapmaya çalışsın. Ama herhangi bir riskli durumu da düşünerek uzaklaşmayın, orada olun”.

Örnekler vermek gerekirse, mesela ilk kez merdivenleri kendisi inip çıkmak istediğinde, bunu becerememe ve yuvarlanma ihtimali çok yüksekti. Bu nedenle o inerken ben tam önünde, çıkarken de tam arkasında duruyordum, fakat temas etmiyorduk birbirimize. Böylece o kendi başına herhangi bir destek olmadan inip çıkmayı öğrendi. Yine şu demirlere tırmanma olayında da öyle yaptık. Demirlere çıkmaya çalıştığında hemen arkasında, ona değdirmesem de elim üstünde tutmaya hazır bekliyordum. Baktım ki çıkarken değil ama inerken sorun yaşıyor. Düz çıktı, inmeye çalıştığı anda iki basamak birden atlamaya çalışıp düşme tehlikesi geçirdi. Ama ben hemen arkasında olduğum için çok şükür ki öyle bir şey olmadı. Burada durumu negatif iki yönle değiştirirsek, birinci anne çocuğu sürekli kendisi demirlere tırmandırıp indiriyor, ikinci anne ise çıksın kendi öğrensin havasında (güya özgüvenli çocuk yetiştirecek, abarttığının farkında değil. Neticede çocuğun yaşını, seviyesini de önemsemek gerekir) çocuğun arkasında durmuyor. birinci durumda çocuğa fiziksel bir şey olmamasını belki garantileyebilirsin ama kişiliği hakkında aynı şeyi söyleyemeyeceğim. İkinci durumda da çocuğu nasıl bir tehlikenin içine attığını fark etmesi gerekir.

Aşırı müdahaleci annelerin çocukları zaten hemen kendini gösteriyor. Bu biraz da çocuğa fazla düşkün, aman bir şey olmasın modunda gezenlerde oluyor. Ya da başka sebeplerden müdahale edenler de var: Üstü kirlenmesin, kendi kendine yapacak(mesela yiyecek) diye etrafı batırmasın, yeni topladığım yeri dağıtmasın. Ya da sabrı yoktur o kadar bekleyecek, mesela kendi kendine ayakkabısını bağlamasını, montunu giymesini, yemeğini yemesini bekleyecek sabrı yoktur. Velhasıl çocuk doğurmak değil yetiştirmek mesele olduğu için bunlara da çok dikkat etmemiz gerekiyor. Ben bazen parkta koca kadınların o küçük kaydırakların üstüne çıkıp çocuklarına müdahale ettiklerini görüyorum, komik geliyor. Geçenlerde parkta tanıştığım bir teyze demirlere hızla tırmanıp inen çocukları görünce, “bunları anaları salmış belli ki, baksana kendi işlerini halletmeye nasıl alışmışlar.Bizim torunlar o yaşta öyle tırmanacak ha? Yok canım!” dedi. Sonra torununu gösterdi,ben de içimden yuh dedim. Çocuk 6 yaşında, demir kadar boyu var :)

Seyyaf yürüme çabaları gösterdiği dönemlerde sürekli düşerdi, ben bir yeri acımadıkça müdahale etmezdim. Aslında bunu kasıtlı olarak da yapıyor değildim. Yani “aman çocuğum kendine güvenli olsun, kendi kendine kalksın” gibilerinden değil, saçma geliyordu bana her düştüğünde niye biz kaldıralım:) Hani düşe kalka öğreniliyordu, bu işler böyleydi? Ee bir de tek başına büyütüyor olmanın etkisi de var tabi, her dakika onun peşinde değilim ki düştüğünde kaldırayım. Evde bir başkaları olsa kesin karışır, kaldırırdı ama gerek yok zaten:) Yeğenim(24 aylık) yürümeye başladığı dönemlerde annemlerle birlikte yaşıyorlardı. Haliyle evde babaanne-dede de olunca karışanı da çok oluyor. Seyyaf’ın dedesi beni teyzesine şikayet etmiş: “çocuk düşüyor da hiç bakmıyor, salmış çocuğu ortalığa” gibilerden:) Bir gün bizim bu yürüyemeyen veletler koşar hale gelip, bahçede cirit atmaya başladılar. Seyyaf şedid bir şekilde düştü, kalktı yoluna devam etti. Dedesi de “şuna bak, kalktı gidiyor hiç bir şey olmamış gibi. Ali Fuat olsa yerde iki saat ağlardı şimdi” dedi. Elime koz geçti ya kaçırır mıyım:) “Ee her düştüğünde kaldırmak için bekleyen elli kişi olmasına alışırsa öyle olur. Seyyaf evde de düşüyor, biliyor ki canı yanmadıkça düştüğünde kimse kaldırmayacak. O da çaresiz kalkıp yoluna devam ediyor.”

İşte böyle sevgili okur anne(ya da anne adayı) :) Çocuklarımızı büyütürken nerede durmamız gerektiğine çok dikkat etmeliyiz. Hepimiz iyi çocuk yetiştirmek isteriz, her yönden! Hem de kendi işlerini yapabiliyor olmaları, üzerimizdeki birçok yükü de alır. Henüz 28 aylık bir veletle bile üzerimdeki epey bir yük kalktı. Her ne kadar yakında iki numara bugünlerimizi aratacak olsa da :)

 

Nisan 10, 2012 Posted by | Çocuk Psikoloji, Parkta Neler Oluyor? | 6 Yorum

İdeal Çocuk Zeki Olandır

Geçenlerde bir anaokulunun önünden geçerken ismi çok dikkatimi çekti: “Minik Dahiler Anaokulu”. Sonra başka anaokullarının ismi hatırıma gelmeye başladı. Dahiler, bilginler, meraklı minikler vs gibi sürekli  zekayı, bilgiyi ön plana çıkaran isimlerle mi ana-babayı cezbetmeye çalışıyorlar bunlar diye düşündüm. Öyle ya, 6 yaşından küçük çocukların olduğu bir anaokulu adına “minik dahiler” diyorsa, ebeveynlere şunu garanti etmeye çalışıyor herhalde: siz çocuğunuzu bizim anaokulumuza kaydettirin, bakın nasıl minik bir dahi çıkıyor ortaya”. Şu zeka meselesi zaten son zamanlarda sıkça gündemimdeyken, bu da tuzu biberi oldu işin.

Oysa bence bir anaokulunun daha sevimli, çocuk için zekayı değil, oyunu eğlenceyi ön plana çıkaran isimleri olmalı. Sevgi pıtırcıkları, minik kelebekler, sevimli minikler vs gibi. Böyle anaokulları da var tabi, hepsi öyle demiyorum ama, bu zeka takıntısı olayından da son derece rahatsızım. İdeal olan çocuk tipi zeki olan mıdır? Ve ondan önce sorulacak soru zeka nedir, zeki çocuk kime denir?

Efenim, çocukların çoğu herhangi bir problemi yoksa normal zekadadır zaten. Yani bu anlamda ZEKİdir. IQ seviyeleri normalse, normaldir. Duyduğunu, anlatılanı, okuduğunu anlayabiliyor(zor ya da kolay, kimi daha çabuk anlar, kimine iki kere anlatmak gerekir) ise zekidir işte. Yani bir akıl sahibidir, siz ne istiyorsunuz? DAHİ çocuk? Einstein’a rakip? IQ’su çok daha yüksek? Valla benim için önemli olan çocuğumda zeka geriliği olmaması. Çok şükür yok da, Allah verirse bu da bir imtihandır deyip sabretmek gerekir. Sen çocuğunla oturup ilgilenirsen, ona bir şeyler öğretmeye çalışırsan, bunu yaparken de çocuğun yaşına, seviyesine göre algılayabileceği yolları seçersen, senin çocuğun da Allah’in izniyle normal zeki bir çocuk olacaktır. Tamam, kabul bazı çocuklar daha zekidir, ama bu doğuştan getirdiği bir özelliktir. Ne çocuğun ne ana-babanın bununla övünmeye hakkı yoktur, çünkü bu “güzel ahlak” gibi sonradan kazanılan bir erdem değildir. Köreltilmediği, desteklendiği müddetçe ayyuka çıkacak Allah vergisi bir yetenektir. Ayrıca çocuk mutlu olsun, sıradan bir zekaya sahip olmasının ne gibi bir sakıncası var?

Bir de şunu düşünmek gerekir, bazı çocuklar biraz daha sivridir. Çok daha zeki oldukları için değil, daha meraklı daha atılgan oldukları için diğer çocukları solda sıfır bırakırlar. Bunlara göre daha pasif konumda olan çocuğun GERİ zekalı olduğunu mu iddia ediyorsunuz, pes! Hani bu biraz “nazar etme n’olur, uğraş senin de olur!” meselesi. Çocukların normal olan zekalarını geliştirmeleri, bu şekilde bir şeyler öğrenmeleri konusunda destek olmak uğraşmak gerekir. “Madem zeka konusunda bu kadar rahat düşünüyorsun da, neden hep zeka geliştirici sıfatı altında satılan oyuncakları alıyorsun da bir araba,silah vs gibi sıradan oyuncaklar almıyorsun?”şeklinde gelen eleştirilere cevabımız da açıktır. Oyun bir çocuğun hayatında çok önemli bir yere sahiptir.Bizim için sadece bir eğlence aracı gibi görülse de, çocuk hayattaki bir çok şeyi-kavramları, şekilleri, renkleri, sayıları, boyutları- oyunlar vasıtasıyla öğrenir. Bunu yaparken dikkat edilmesi gereken tek şey, çocuğa bir şeyler öğretmeye çalıştığını fark ettirmeden, oyun oynuyormuşçasına yapmak. O zaten bu aşamada öğreniyor. Yani neymiş, çocuğumun zekası gelişsin diye değil, bir şeyleri öğrensin diye oyuncaklar alıp, oyunlar oynuyormuşuz. Zaten oyuncakların adının “zeka geliştirici” olmasındaki kasıt bana kalırsa öğrenmeyi sağlaması (öğrenme de zekayla olduğuna göre!) ve üreticiliklerini geliştirmeleridir.

Çocukluktan başlıyor bu. Okul çağında devam ediyor, üniversite sınavından çıkana kadar meşhur deyimle “yarış atı” gibi yetiştiriliyorlar. Üniversite bitirmiş kişiye ZEKİ gözüyle bakılırken, okumamış kişiye ise cahilden de ziyade, becerip de kazanamamış GERİzekalı olarak bakılıyor. Valla bu işin üniversite kısmına da görmüş biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki Türkiye’nin en iyi üniversitesinde bile hoca ders anlatırken öyle sorular soranlar var ki, burayı nasıl kazanmış da gelmiş dersiniz. Biz diyorduk şahsen:)

Zekayı bir kenara bırakmak lazım, ne de olsa Allah vergisi. Bizim elimizden gelen şey çocuklarımıza güzel ahlakı öğretmeye çalışmak. Önce kendine, sonra insanlara karşı faydalı bir birey olsun, zekasıyla değil erdemiyle parmakla gösterilsin. Parkta o kadar edepsiz  çocuklarla karşılaşıyorum ki, onlar çok ZEKİ olup da sınıf birincisi olsa ne çıkar? Bu durum, kendilerinden başka kimi ilgilendirir insanlara karşı saygı, sevgi, hoşgörü, empati gibi yüce değerlere sahip olmadıktan sonra?

Bizim oğlan henüz çok küçük evet, bu nedenle ben, onun için de, yakında aramıza katılacak olan iki numara için de hep aynı duayı ediyorum. Sağlıklı olsunlar elbet, yani zeka açısından, ruhsal ve fiziksel açıdan. Bu, Allah’ın bize ya lütfu ya imtihanı olacak. Ama bizim elimizde olup da hayırlısıyla yerine getirebilme gücü vermesi için dua ettiğimiz şey onları güzel ahlak üzere yetiştirebilmek. Parktaki çocukların bizlere yaptığını, o yaşa geldiğinde başka kadınlara yapıyor olması ne kadar üzücü, hatta kahredici. Allah korusun! Zaten Allah’ın biz insanlar için önemsediği konu da bu değil mi? Bu nedenle Kuran’da “Sen yüce bir ahlak üzeresin“(Kalem, 4) diye vahyediyor ve Peygamber(s.a.v.) de “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyor. Öyleyse anne-babalar olarak bize çok iş düşüyor, kolları sıvamanın tam vakti, hiçbir şey için geç değildir…

 

Nisan 4, 2012 Posted by | Çocuk Psikoloji, İslam'da Çocuk Eğitimi | 7 Yorum

Çocukta Korku

Bizim oğlanın şimdiye kadar bir şeyden korktuğu görülmedi. Sanırım henüz küçük olduğu için, tam olarak aklı ermiyor, bu nedenle de korkmuyor. Ee bir de korkacağı olumsuz durumlar da yaşamadığı için karanlıktan, öcüden böcüden, börtü böcekten, kedi köpekten korkmuyor. Gerçi elektrik kesintisi olduğunda hemen kucağıma fırlayıp “anne, mum yak” demişliği vardır ama onu saymıyorum:) Bugün anneannesi uyuttu Seyyaf’ı. Kahvaltıya diye gittiğimiz anneannede, iki numara rahat vermeyince, Seyyaf’ın uyku saatine kadar kaldık. Sadece benimle uyuduğu zamanlar sallanmaya gerek duymuyor bizim oğlan. Bir başkası uyutacağı zaman “hadi yatalım” işe yaramıyor, sallanınca uyuyor. Saat 2 oldu ama, gece ilk defa neredeyse 12 saat uyuduğu için uyumak istemiyordu. Anneannesi zorla onu yatıracağım diye uğraşıyor. Nedeni de tabi ki geç uyursa, akşam da geç yatar korkum benim. Ben mutfakta süt pişirirken aralarındaki diyaloga kulak misafiri oluyorum. Anneannesi “bak dilenci gelmiş, uyumazsan seni alıp götürür, hadi hemen yat” gibilerinden kandırmacaları oynuyor. Güya bizim oğlan korkup hemen gözlerini yumacak. Seyyaf bu, yer mi? “Ben de bakıcam dilenciye” demesin mi:) Bu sefer anneanne kıvırmak için daha çok uğraşmak zorunda kaldı. Az önce korkutmaya mı çalışıyordu? O da unuttu galiba:) “Tamam sen uyu,şimdi gitmiş, uyanınca beraber bakarız, yine gelecekmiş”

Çocuklarda korku konusu dikkat edilmesi gereken en önemli konulardan birisi bence. Her zaman ağzımızdan çıkana dikkat etmemiz gerekir. O an durumu kurtarıyor gibi görünse de, uzun zamanlı etkilere yol açabilir. Mesela iğne, doktor vs gibi şeylerle çocuğu korkutmak ne kadar saçma düşünsenize. Çocuk bir gün hasta olduğunda doktora gitmek ister mi, iğneyi duyunca bile kaçar. Bazen bizim oğlan ilaç buluyor bir yerlerde. Ben ona asla “cıss elleme, o ilaç” filan gibi cümleler kurmuyorum. Annenin ya da babanın ilacı olduğunu ve hastalanıldığında ilaç kullanıldığını anlatıyorum. Sonra soruyorum “sen hasta mısın”. Hayır deyince, e o zaman sen ilaç kullanamazsın diyorum.

Kediler, köpekler gelir seni yer de ne oluyor:) Biz sekiz ay kedi besledik, bizi yeme teşebbüsünde bile bulunmadı hayvancağız:) köpeklerin de öyle bir derdi olduğunu sanmıyorum. Bırakalım da çocuk hayvan dostu olsun, düşmanı değil; ya da bir yerde gördüğünde kaçacak delik aramasın.

Öcüler yer seni var bir de. Öcü dediğimiz şey tam olarak ne, çocuk bunun farkında mı acaba? Canavarlar, garip yaratıklar gibi bizim bile bilmediğimiz, aslında var olmayan, çizgi filmlerde hayal ürünü olarak bolca işlenen karakterleri çocuğun zihnine sokup niye korkutuyoruz? Fark ettiyseniz korkutmaların çoğu da yemeğe yönelik:) Kedi, köpek, öcü, canavar vs çocuğu yemek için sıraya dizilmişler. Şu bir yaramazlık yapsa da biz de midemize indirsek şu veledi!

Karanlıkla korkutmak da çok modadır. Bizim evdeki ışıklar çok alçak olduğundan, bastı bacak oğlum bile açabiliyor. Bu hiç işe yaramıyor, karanlık orası gitme desen de, ışığı açabiliyor zaten. Hem açamadığı zaman da korkmazdı. Ayrıca karanlıkta korkulacak bir şey yoktur ki zaten.

Neden sürekli korkutmaya çalışırız onu da anlayamıyorum. Çocukta korku değil, tedirginliğin getirdiği bir önlem alma duygusu oluşturmak lazım bana kalırsa. Mesela iğneden, ilaçtan korkmak yerine onların gereksiz alındığında nasıl zararlı olduğunu anlatmak gibi. Tehlikeli durumlara karşı çocuğu cıss’lı bıss’lı korkutmalardan ziyade zararları anlatıp, kendini korumasını sağlamaya çalışmak gerekir. Bizim oğlan arabalardan fena halde çekinir mesela. Kaldırımda asla elimi tutmaz, orada kendini güvende hisseder, ama araba yoluna iniyoruz deyince hemen elimi tutar. Bu, arabaların ona zarar vereceği endişesinden kaynaklanan bir tedbir alma yöntemidir.

Her çocuğun yapısı farklıdır, bazı çocuklar siz herhangi olumlu ya da olumsuz atılımda bulunmasanız da, hayvanlardan, gördüğü değişik şekillerden, karanlıktan korkabilir. Bu gibi durumlarla baş edebilmek için de çocukla birlikte o korkunun üzerine gitmek gerekir. Bizim oğlan bir yaş 4 aylıkken babasının umreden getirdiği ışıklı, müzikli deveden çok korkmuştu mesela. birden irkilmişti ve kapatmamızı istemişti. Düğme kapatıldığında deveyle oynuyor, ama tekrar basılıp da ışık ve ses çıktığında ağlamaklı oluyordu. Tehlikeli bir durum olmadığını göstermek için ben elime aldım, elleyebildiğimi, onun da elleyebileceğini söyledim. Yine de oralı olmadı, kapattık.  Birkaç gün,hafta sonra kendisi eline almaya başladı ışık ve ses açık olduğu halde. Bazı noktalarda çok üstüne gidip daha da korkmasına sebep olmamak gerekir.

Son olarak eklemek istediğim bir şey daha var. Bazen çocuklar korkuyu tam olarak bilemezler. Bu gibi durumlarda da eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmemek lazım. Onlar hissettikleri duygunun korku olduğunu bilemez, garip bir tedirginlik yaşarlar. Biz üstüne gitmezsek bu geçebilir belki. Ama “aa, korkuyor musun? Bunda korkulacak bir şey yok.” dediğimiz an, alttan verdiğimiz mesaj şu oluyor: “Korkulacak bir şey var belki ama, üzülme, yanındayım, kormana gerek yok”. Geçenlerde Seyyaf’ı anneannesi tuvalete götürmüştü. Klozet olmadığı için kendisi kucağında tutar vaziyette iş gördürüyor, haliyle çocuk aslında havada. Herhangi bir yere değmiyor ya da oturmuyor. Biraz tedirgin oldu bizim oğlan, anneannesi (anaç anam benim:) ) “korkma yavrum ben seni tutuyorum” dedi. Yanındayım mesajını verdi,ikinci kez ben götürdüğümde Seyyaf’ın kurduğu cümle şu oldu: “Anne, ben ko(r)kuyom”.

Her zamanki gibi yine söylüyoruz: Çocuk yetiştirmek zor iş, attığımız her adıma, ağzımızdan çıkan her cümleye, kelimeye dikkat etmek lazım. Kolay gelsin hepimize :)

 

Mart 27, 2012 Posted by | Çocuk Psikoloji, Seyyaf'ın Günlüğü | Yorum yapın

“İtiraz Etmeliyim!” ve Ters Psikoloji

Malumdur iki yaşın bilindik sloganı “hayır” demek ve her şeye itiraz etmektir. Öyle ki en basit şeylere bile itiraz edilir, sırf itiraz etmiş olmak için yani. Hani iki yaşına geldiler ya, hani artık “ben” oldular ya, bağımsız bir birey olduklarını fark edip kendi başlarına hareket etmek istiyorlar ya, hani onlara kimse karışamaz, onlar hakkında kimse karar alamaz ya, her şeye itiraz etmeliler! Seyyaf’ın bu hallerine bazen çok gülüyoruz. Ama itiraf edeyim, öyle huysuz, dediği olmadığında kendini yerlere atan bir oğlumuz yok çok şükür. Biraz daha büyüdükçe söz dinlemeye, diyalog kurmaya başladı. Bugünlerde bizim aramız “ağlamak yok! Konuşarak anlat” diyaloguyla düzene giriyor. Öyle dediğimde susup derdini anlatmaya başlıyor.

Hava çok soğuk, bizim beyefendi atkı takmak istemiyor. Daha evden çıkmadan benimle pazarlık yapıyor: “Anne, montumu şapkamı vey(r). (alıyor, bir güzel giyiyor, sonra) atkı tak, ı-ıh!” ( buarada dipnot düşeyim, olumsuz cümle yapısını bilmediğinden olumsuz manada bir şey söylemek istediğinde önce fiilin olumlu halini söyleyip, sonra ı-ıh diyor ya da kafa kaldırıyor). Dışarı çıkıyoruz, hava çok soğuk, burnu donuyor, ellerini montunun içine koymamı istiyor. –Atkı takalım mı oğlum çok soğuk? –I-ıh, diil.Soğuk diil anne. Aradan kısa bir süre geçiyor: “anne, üşüdüm atkımı tak”

*

Anneanneye giderken de yine böyle bir atkı takmama olayımız oldu. Mesafe kısa olduğundan takmamı istemesine gerek kalmadan eve vardık zaten. Yolda diyorum: Oğlum hava çok soğuk, atkı takalım. –I-ıh diil. Hava soğuk diil anne! Eve varıyoruz, anneanne kapıyı açıyor, bizimki şöyle diyor: –Anneanne, çok soğuk, çok üşüdüm. Ve soluğu hemen sobanın yanında alıyor.

*

Bazen dikkatini dağıtmaya çalıştığım sırada “hadi sen uçak yap legolarınla” diyorum. — I-ıhh, uçak yap, ı-ıh!  Tamam oğlum, sen sakın uçak yapma tamam mı, kalsın legolarınla sakın oynama! –I-ıhh, ben uçak yapıcam!

*

–Çişin geldi mi Seyyaf? diyorum, ne diyor tahmin edin:) –yok anne! Bir dakika geçiyor geçmiyor –Anne çişim geldi.

*

–Karnın acıktı mı oğlum?

–I-ıhh, bak balkon çıktı. Bak anne kay(r)nıma.

Çorba yapmaya başlıyorum ben bu arada. “Sen acıkmamışsın zaten, bu çorbayı sen yeme o zaman. Ben acıktım ben yiyeyim. Sen yeme!” –ı-ıhh ben acık(tım). Ben de ben de!

Ters Psikoloji: Harvey Karp’ın “Mahallenin En Mutlu Yumurcağı”nda anlattığı bir metot bu. yukarıda tuvalet, yemek, oyun örneklerinde de gördüğünüz gibi uygulanıyor. Çocuğa tersten sunuyoruz; yapmasını istediğimiz şeyi olumsuz cümlelerle, yapmasını istemediğimiz şeyi olumlu cümlelerle söylüyoruz. Bunlar da zaten itiraz etmeye dünden hazır oldukları için tersini yaptıklarını sandıkları şey aslında bizim  istediğimiz şeyler oluyor. Püf noktası şu: Her yaş ve her durumda sökmez haberiniz olsun:) Yani çocuk biraz daha büyük olduğunda niyetinizi daha kolay anlayabilir, oltaya gelmez. Bazı durumlarda da itiraz etmeyeceği tutar, boşuna oltayı salladığınızla kalırsınız. Aman diyeyim :)

Mart 14, 2012 Posted by | Çocuk Psikoloji, Seyyaf'ın Günlüğü | , , | 5 Yorum

İş Yaptırın

Vaktiyle kralın birinin oğlunun canı çok sıkılıyormuş. Öyle ki genç adam can sıkıntısından o derece bunalmış, yemeden içmeden kesilmiş, hayattan soğumuş. Kral, memleketteki bilge adamı  çağırıp, oğlunun derdine derman bulmasını istemiş. Ama bilge ne yaptıysa derman olamamış, sürekli düşünüyor bir çözüm bulamıyormuş. O ruh haliyle memleketi terk etmeye karar vermiş. Yolda bir çobana rastlamış. Çoban “amca benim koyunlara biraz göz kulak olsan da, şu yakındaki köyden azığımı alıp gelsem” diye ricada bulunmuş. İhtiyar bilge kırmamış çobanı. Derken koyunlardan biri uçurumun aşağı tarafına doğru gitmeye kalkışmış, bilge onu kurtarmaya çabalamış, ne de olsa emanetmiş. Koyunlara göz kulak olayım, kaçanları kurtarayım diye uğraşırken fark etmiş ki kralın ve oğlunun derdini, onu düşünüp durmayı unutmuş bile. O zaman bir ışık belirmiş bilgenin kafasında ve hemen krala gitmiş: “Siz oğlunuza oyalanacağı işler verin, sorumluluklar yükleyin. İnsanın o zaman can sıkıntısı kalmıyor, sıkıntılarını yaptığı işle uğraşmaktan unutuyor” demiş.*

Her zaman “apartman dairelerinde çocuk yetiştirmek”ten dertleniyoruz. Eskiden biz müstakil evlerimizin bahçelerinde akşam ezanlarına kadar deli danalar gibi koşturup, pestilimiz çıkmış şekilde eve gelirdik. Böyle olunca da ev halkına pek yükümüz olmazdı. Hani büyükler diyorlar ya “bizim zamanımızda çocuklar böyle değildi. Şimdikiler çok yaramaz ve hareketli” diye. Ee içinde o kadar enerji dolu çocukları birkaç odadan oluşan evin içine hapsedersen olacağı bu.

Ama şartlar bunu gerektiriyorsa, yapacak bir şey yok mu sahiden? Can sıkıntısından oraya buraya saldıran, laf dinlemeyen, dağıtacak yer, kuduracak mekan arayan çocuklarımızla başa çıkmanın bir yolu yok mu? Bu hikayeyi kitabında anlatan Esan Gül çocuklardaki can sıkıntısını gidermek için onlara iş yaptırmaktan, yaşlarına uygun bazı sorumluluklar yüklemekten bahsediyor, ki bence çok haklı.

Seyyaf’la birlikte evin içinde o gün hiç iş yapmaya niyetim ya da halim yoksa, vakit geçirmekte çok zorlanıyoruz. Sadece çocuklar için değil, biz yetişkinler için de geçerli bir durum bu. Ama temizlik, yemek gibi işlerle uğraşmaya başladığımda, mutlaka oğlanı mevzuya dahil ediyorum. Öyle hoşuna gidiyor ki. İşe yarıyor olma hissi büyük bir haz veriyor bana kalırsa. Ve tabi bir de oyalanacak bir şeyler bulmuş olmak. İkimiz için de vaktin nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Yer sileceğim zaman ona da küçük bir bez veriyorum, kendi odasını siliyor güya. Odasını boşaltırken kendi oyuncaklarını büyük bir zevkle koridora taşıyor, süpürme-silme işlemi bitince tekrar kendisi yerleştiriyor. Sofra kurarken mutlaka o da bir şeyler koyuyor. O kadar işe yarıyor ki büyüdükçe, anneannesi “sen bu çocuğu ileride kullanmak için mi böyle her işi öğretiyorsun” diye dalga geçiyor. Ee ne de olsa ilk çocuk kız olmadı, bari erkek de olsa annesine yardımcı olsun değil mi? Yok, ama benim hiç öyle amaçlarım yok, gerçekten bak :)

*Esan Gül, Çocuk Sevgiyle Büyür

Mart 8, 2012 Posted by | Çocuk Psikoloji | 2 Yorum

Kitaba Göre Çocuk Yetiştirmek

Seyyaf bizim etrafımızdaki çocuklardan pek çok yönde farklı. Her çocuğun kendine özgü karakteri, davranışları, tarzı vardır ama bizim oğlan girdiğimiz her ortamda dikkatleri üzerine çekebilmeyi başarıyor. Hee yanlış anlamayın, çocuğumu övüyor, göklere çıkarıyor, oturmuş da sanal alemde meth ediyor değilim:) Öne çıktığı yönler genelde yerinde duramayışı, çok hareketli olup ordan burdan atlayıp zıplaması, “aa orası karanlıkmış, kapısı kapalıymış” demeden oturduğumuz odadan çıkıp diğer odaları keşfe çıkması, diğer çocuklara vurması ama buna rağmen bebekleri sürekli öpmesi gibi hareketleri. Böyle olunca beni ziyadesiyle yoruyor bir yere gittiğimizde. Evimizdeysek sorun yok, bu nedenle genelde misafirliğe gitmektense eve çağırmayı daha çok seviyorum. misafirlikten geldiğimde üzerimden tır geçmiş gibi oluyorum, misafirlikteyse sürekli oğlan peşinde koşturmaktan iki çift laf bile edemiyorum, yorulduğum yanıma kalıyor.

Peki bunların başlıkla alakası ne? Şöyle oluyor efendim, anlatayım: Genelde eş-dost benim ne kadar çok kitap okuduğumu bilir, Seyyaf’la birlikte de çocuk gelişimi üzerine doktora yapar gibi okuduğumu da. Böyle olunca da bazen alttan alttan şu mesajı alırım(hatta birisi açıkça bile söylemişti): “Hayret, neden böyle ki? Halbuki o kadar da kitap okuyorsun!?” Hönk diye kalmıştım orda. Tabi ki kitap okuyacağım. Bir adam mühendis olmadan önce, bir kadın doktor, öğretmen olmadan önce kaç sene okuyor da o işin ilmini alıyor? Onların yaptığı annelikten daha zor bir meslek mi, daha mı önemli ki anneler hiç okumaz, nasıl davranılmalı ne yapılmalı diye merak etmez de tamamen “içgüdüleri”ne dayanarak çocuk yetiştirebileceğini sanır? Sanırım burada takılınan nokta şu: Kitap okuyorsan o kadar, çocuğun da nasıl istiyorsan öyle olacak. Yahu atladığınız bir şey var. Bu çocuklar bir makine değil, okuduğumuz kitaplar da kullanma kılavuzu değil. Eğer öyle olsaydı zaten siz de okurdunuz bana kalırsa. Kimse tamamen istediği özelliklere sahip bir çocuğa annelik ediyor değil.

Çocuk dediğin de bir birey neticede. Doğumuyla birlikte kodlanmış karakteristik özellikleriyle gelir. Hatta bunların bazıları da kalıtımsalsa nasıl kızabilirsin? Geçenlerde eltimin doğumuna gelen kayınvalidem bu Seyyaf’ın vurma olayı için şöyle dedi babasına:”Sen de böyleydin. Çok vurur, yüzümüzü gözümüzü yırtardın. eline bir şey geçtiğinde biz koşup yetişene kadar döküverirdin”. Şimdi “ya bu bizim oğlan gibi çocuk ben hayatımda görmedim. Niye böyle bu çocuk” diyen babasına verebileceğim çok güzel bir cevabım var artık:) Onun o huylarıyla benim inatçı, hırslı yanlarımı birleştirmiş ortaya Seyyaf çıkmış işte:) Çocuğun karakterini değiştiremezsin, sadece yönlendirebilirsin. Bunu olumlu dışa vuruş şekline çevirmeye çalışabilirsin. İşte bunu yapabilmek için de çok okumaya ihtiyaç duyar bir anne. Öğretmen olabilmek için “eğitim fakültesi” mezunu olmak gerekir. yok değilsen de formasyon almak zorundasın. Ve o aldığın formasyon eğitimin boyunca pedagojik bilgiler edinirsin. Öğretmenlik dediğin ise sınıfta tanımadığın birçok çocuğa ders anlatıp sonra evine dönmektir. Bunun için bile bu kadar okumak, çaba sarf etmek gerekiyorsa annelik için değmez mi yani?

Bazen yanımda misilleme yapar gibi konuşanlar oldu zamanında. “Kitaba göre çocuk mu yetiştirilir? Valla bizim anne-babalarımız hiç kitap okumamış da ne olmuş, psikopat mı olduk, muahahah!” Yahu saysam elli tane kişilik problemini dökerim ortaya da açtırma kutuyu söyletme kötüyü demiş atalarımız ne de olsa. Kitaplarda yazarlar her çocuğun değişik karakterde olduğunu, kitaba göre çocuk yetiştirilemeceğini, yapmak istediklerinin aradaki çatışmayı nasıl en aza indirip çocukla sağlıklı iletişim kurulabileceği  gösterme çabası olduğunu zaten söylüyorlar. O hareketleri yapan çocuklara nasıl davranılması gerektiğini, onları nasıl yönlendirmemizin daha doğru olacağını anlatıyorlar. Bizim de öğrenmek istediğimiz bu.  Zaten okuduğumuz kitabı yemek tarifi gibi önümüze açıp çocuğa ona göre muamele ediyor değiliz ki. Kendi çocuğunu yine en iyi kendi annesi tanır. Böyle olunca da kitaplardan çocuğumuza uygulayabileceğimiz yöntemleri annelik içgüdülerimizle harmanlayarak uyguluyoruz. Mesela bizim oğlan biraz sert mizaçlıdır, öyle hassas kırılgan bir çocuk değildir. Ağlama özgürlüğü, mola tekniği, odasına gönderme, seçenek sunma, zaman zaman tehdit etme ya da teşvik gibi yöntemler bizde çok işe yaradı. Eğer bunları bilmiyor olsaydım, bu etrafımdaki birçok annenin yaptığı gibi elim her an bir şaplak indirmek üzere havada dolaşır olurdum. Çünkü bizim oğlan hakikaten insanın sabrını ölçen cinsten. Ama biz (benim ruh halim yerlerde sürünmüyorsa şayet) birçok durumun üstesinden konuşarak ya da bu yöntemleri uygulayarak gelebiliyoruz. Evet, konuşarak sorun çözüyoruz mesela iki yaşındaki çocukla. Ve bunu kaç aydan beri yapıyoruz. bir gün misafirlikte birisinin telefonunu almak için çığlık çığlığa bağırıyordu. Kucağıma alıp “ağlamadan beni dinle konuşalım” dedim. Dudaklarını büzerek, her an yeni bir çığlığa başlamaya hazır vaziyette susarak beni dinledi. “O telefon kimin oğlum?” -Ablanın…”Sen niye ağlıyorsun o zaman?” -! (cevap yok) . Sonra sustu, aşağı inip oynamaya devam etti. Kadınlar tuhaf tuhaf bakıp gülmeye başladılar ve ne kadar iyiymiş o öyle dediler. O an büyü filan yapmadım Seyyaf’a, işte eleştirileri kaale almayarak davrandığım ve okumaya devam ettiğim için meyvelerini topluyordum sadece. Tabi yine atalarımız ne demiş Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.

Velhasıl, kitapların çocukları istenilen tarza sokmak için okunduğunu düşünenler zaten okumuyorlar bile, anca “çamur at, izi kalsın” politikası sürdürüyorlar. Okuyanların çoğunun benimle aynı mantıkta olduğuna inanıyorum. Ama malesef üçüncü bir grup da mevcut: Tamamen okudukları her şeyi uygulamaya çalışıp ortaya Frankestein çıkaranlar. Allah onlardan olmamayı ve iyi çocuk yetiştirebilmeyi nasip etsin… Amin :)

Mart 6, 2012 Posted by | Annenin Paylaşımları, Çocuk Psikoloji | 8 Yorum

Dayak Cennetten Çıkma mı?

Uzun zaman önce okuduğum Adem Güneş’in Çocukluk Sırrı isimli kitabında yazar dayak ve ceza yöntemlerine şiddetle karşı olduğunu, çocuk yetiştirirken bunlara başvurulmaması gerektiğini anlatıyordu. Bir çocuğu eğitirken-yazara göre “terbiye ederken”- bu tarz şeylerden uzak durulması gerektiği, sevgi ilgi fasa fisolarla her şeyin üstesinden gelinebileceğini anlatmış. Malum yazarımız Anadolu Pedagojisi’ni savunduğundan, batının uygulamalarından uzak durmamız gerektiğinden dem vuruyor, Yunus Emre’den, Mevlana’dan alıntılar yapıp  sevgi pıtırcığı yapımızı anlatıyor. Katılıyor muyum, hayır! Neden? Çok şiddet yanlısı ve çocuğu dayakla cezayla terbiye etmeye meraklı olduğum için mi? Değil tabi ki! Öyleyse? Yazarın bu yorumlarını abartılı bulduğum, kendimce onun tezlerini dinen de çürütebildiğim ve farklı bir bakış açısıyla olaya bakabildiğim için.

Dayak/dövmek ve vurmak arasında uçurum var bir kere. Ben Seyyaf’a vuruyorum mesela çok sinirlenip kendimi kaybettiğimde. Hee iyi mi yapıyorum? Tabi ki hayır, keşke hiç vurmasam.Ama 7/24 bir veletle-hele ki sözkonusu Seyyaf burda:)- vakit geçirip de sinirlerin laçkalaşmaması, şöyle iki şaplak indirmemek epey güç geliyor bazen insana. Eee bir de hamilelik var, hormonlar aldı başını gitti. Evet, bir iki şaplak da olsa vurmamak en iyisi ama dayak değildir bu. Dayak çocuğu “eşek sudan gelene kadar dövmektir” bana kalırsa. İşte yanlış olan budur. Çocuk Yetiştirme Sanatı’nda Dr. Green diyordu ki eğer çocuğa gereken ilgi, sevgi ve şefkati verebiliyorsanız anne-baba olarak, bu tarz yanlış uygulamalarınız da onun ruh dünyasında bir bozukluğa yol açmaz. Bakıyorum, bizim oğlan anne-babasını çok seviyor, hem sevdiğini söyleyip hem gelip öpüyor. Bir sorun gözükmüyror. Oysa “dayak” atan ebeyvenlerden olsak, çocuk pısacak ya da daha asi olacak ve anne-babaya da her fırsatta sarılmayacak. Öylelerini de gördüm çünkü. Bu kısım, yazarla bizim bakış açılarımızın farklı oluşundan ileri geliyor. Kelimelere ve uygulamalara farklı anlam yüklüyoruz yazarla demek ki.

Sürekli dini vurgular yapması var yazarın bir de, İslam’da böyle şeylerin hoş görülmediği, dinimizin sevgi dini olduğu filan gibi. Doğrudur, sevgi-saygıya çok önem veren bir dinimiz vardır ama bizim dinimiz ölçülü bir dindir. Sana birisi vurduğunda ne öbür yanağını çevirirsin, ne de sen bana bir vurdun ben sana iki dersin. Kısas yaparsın, bir vurana bir de sen! Dini örnekleri bu kadar yaygınca kullanıyorsa o zaman şu mealdeki ayet ve hadislerden de haberdar olması gerekir:

“Ev halkınızı terbiye etmek için bastonunuzu onların göreceği yere asın!” (Taberani)

“Çocuk yedi yaşına geldiğinde namazı emredin, on yaşına geldiğinde namaz kılmazsa dövün!”(Ebu Davud, Tirmizi, İbni Mace)

“Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, kendilerini yataklarında yalnız bırakın, (yine uslanmazlarsa) dövün, sizi itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın. Muhakkak ki Allah; Aliyy ve Kebir olandır.” (Nisa/34)

Bu ayet ve hadisleri yazarın bilmediğini kabul ediyorum. Kastımın asla “bu hadis ve ayetlerin arkasına sığınarak çocukları dövmek, eşleri dövmek” olmadığını söylememe gerek yok sanırım. Hayatında bir kez olsun çocuklara, kadınlara el kaldırmamış bir Peygamber’in söylediği sözden bu manayı çıkartmak olmaz elbette. Burada kasıt korkutma maksadı olması. Şeriatta vurmanın bile bir ölçüsü vardır.Asla yüze vurulmaz mesela, Allah Rasulu(s.a.v.) yasaklamıştır. Elini çok yükseklere kaldırıp bütün şiddetiyle vurmak ve sopa, oklava vs şeylerle dövmek de caiz sayılmaz.

Ben dayağa çok karşı bir insanım, nefret ederim dayaktan. Hele ki aciz küçücük çocukların dövülmesinden. Çocukları dayakla terbiye ettiğini sanan, sadece çocuğun pısırıklaşmasına ve kendine güvenini yitirmesine sebep olan ebeveynlere de çok kızarım. Dayak cennetten çıkma değildir, geçen gün bir yerde dinlemiştim “dayak cennetten çıkarılma” diyor, çıkma değil. İyi bir şey değil ki cennetten çıkarılmış, kovulmuş:) İnsan bazen sinirlerine hakim olamaz, bir anda patlayıverir ve bu patlamayla bir tane de patlatıverir. Ama bu, bu kadardır. Ali Çankırılı’nn dediği gibi, “dayak bir terbiye yöntemi değildir. anne-baba sadece o anda üzerindeki negatif enerjiyi boşaltıverir.Siz dayak attınız diye, çocuk yaptığından vazgeçmez.Sınırlarını zorlar, ortalık yatışınca yine başlar bildiğini okumaya“. Zaten çocuğun üzerinde etkili olabilmesi için ciddi bir dayak atmak gerekiyor, öyle bir iki şaplakla yola gelinmiyor.

Çocuklarına bu şekilde davranan anneler elbette var, eğer rastgelip bu yazıyı okurlarsa onlara şunu söylemek isterim: Allah’ın size gönderdiği emanete hıyanet ederseniz, size muhtaç aciz konumdaki bu çocuklara böyle davranırsanız, yarın ahirette nasıl hesabını vereceksiniz bir kere bunu düşünün…

(Ceza ile ilgili yazara katılmadığım kısımları ve diğer kitaplardan ceza ile ilgili derlediğim bilgileri ceza başlığıyla ayrıca yazacağım inşaAllah)

Şubat 29, 2012 Posted by | Çocuk Psikoloji, İslam'da Çocuk Eğitimi | 2 Yorum

Çizgi Film Muhabbeti

Seyyaf 2 yaşını doldurdu, bu demektir ki bir bebeği/çocuğu televizyondan uzak tutmak için gereken zamanı birkaç ay geride bıraktık. Şimdi, günlük yarım saati geçmemek kaydıyla bir şeyler seyredebilir. Bu zamana gelene kadar, “seyretmeli mi, seyretmemeli mi” sorusu gündemdeyken, şu anda “ne seyretmeli” sorusu işgal ediyor gündemi. He bir de şu var, illa bir şey seyretmek zorunda mı bu çocuklar! Eskiden, televizyonun, internetin, dvdlerin vs olmadığı dönemlerde hayat nasıldı? Ama, bu çocuklar o zamanın çocukları gibi şanslı değiller; akşam ezanına kadar sokakta oynamıyor, arkadaş çevresiyle haşır neşir olamıyor. Hatta bir arkadaş çevresi bile yok çoğunun. Böyle olunca bütün gün anneyle ev işi, yemek yapma sürecinde oyalanıyor, oyun vakti gelince de oyun arkadaşı olarak anneyi kullanıyor. Arada bir de dikkatini dağıtmak, biraz zaman geçirmek için bir şeyler seyrettirmek iyi oluyor.

Çoğu annenin asıl derdi, çocuğum izlerken bir şeyler öğrensin değil, o biraz oyalansın da ben işime bakayım ya da kafa dinleyeyim. Böyle olmasa, anneler şu hususlara daha çok dikkat eder:

  • 2 yaşından önce, oyalanıyor olsa da onu tv ile tanıştırmaz.
  • 2 yaşından sonra bir şeyler izletmeye başladığında, başına oturtup gitmez, onunla birlikte izler ve üzerine muhabbet eder.
  • İzlettirmeyi düşündüğü şeyi çocuktan önce kendisi izler.Herhangi bir olumsuz durum var mı, çocuğa vermek istediği mesaj onun çocuğunun algılayabileceği bir şey mi yoksa ters tepki mi yapar?
  • “Çocuk seyrettiği şeyi anlamaya ve algılamaya çalışıyor mu, yoksa boş gözlerle sadece hipnoz olmuş gibi mi bakıyor” takibini yapar.

…diye uzar gider liste. Ya da başta her şey çok pozitif başlar, çocuğumun hayal gücü gelişsin, izlerken öğrensin diye açar çizgi filmleri ama zamanla çocuğun izlediği şeylerle vakit geçiriyor oluşu annenin çok işine gelir.

Öyle bıdı bıdı bilmiş bilmiş konuşuyor oluşuma bakmayın, benimki biraz prensip meselesi. (Her anne kendi çocuğu için en iyisini ister ama bazen işte böyle olmadık tavizler verilebiliyor.) Yani biz çocuklar için değil, kendimiz için de bir düşman olarak gördüğümüzden televizyonu, evimize hiç almadık. Bazen akşamları babasıyla (imdb’de top100′e giren filmlerden birini) internetten izleriz, Seyyaf’a net üzerinden de olsa bir şeyler seyrettirmedim. Yemek yerken rahat durmadığı için-her ne kadar uzmanlarca önerilmese de- bir iki video açıp, öyle oyaladım(o bir iki video da Gummy Bear Song ve Selçuk Ural’ın Kedi şarkısı:) ). Bu aralar öyle bir bakınıyorum seyrettirilecek bir şeyler var mı diye. Benim gündemim “çizgi film muhabbeti” oldu bu aralar anlayacağınız. İnternet annelerinin çocuklarına neler seyrettirdiklerine filan bakıyorum. Baby Einstein izletiyorlamış; anime seven biri olarak bana bile çok sıkıcı geldi ki Seyyaf iki de bir “anne, başka aç!” deyip durdu.Ayrıca ben o kadar müzik yoğunluklu şeyleri de seyrettirmek istemiyorum zaten. Bir de Baby Tv varmış, televizyon olmayınca evde cahili oluyoruz böyle şeylerin tabi. Ama kanalın açıklaması bile bana ters geldi: 0-3 yaş için’miş. Yahu, 2 yaşından önce izletmek sakıncalı diyoruz, sen sıfırdan başlatıyorsun; ayıp yani! Bu da adı üzerinde bebeklere hitap eder bana kalırsa. Seyyaf’ın o da ilgisini çekmedi. Küçük bir bebek için dikkat çekme anlamında ideal olduğunu söyleyebilirim ama.

Amannn dedim sonra, ne araştırıp uğraşıyorsun; aç Tom ve Jerry’yi. Mis gibi çizgi film sana, ben de oturur izlerim hem:) Ondan daha çok dikkat çeken bir çizgi film mi var? Ben zaten izlediği şeylerden bir şeyler öğrensin, aman şöyle ders alsın, böyle çıkarım yapsın derdinde değilim. Şu an bir şeyler seyretmek(yani seyrederek öğrenmek) için hala küçük olduğunu düşünüyorum. Eğitim-öğretim hakkını ne diye (2 yaşında bir çocuk için) çizgi filmlere bırakayım gül gibi annesi varken burda:) Biz çocukken seyrederken eğlenirdik, çocuğum da öyle yapsın. eğlensin yeter!

Zaten bizim oğlan seyretme konusunda pek bir beceriksiz çıktı, alışık olmadığından mı nedir, en fazla 5 dakika seyrediyor.Eğer yanında oturursam daha da uzuyor bu süreç, ama ben yanında değilsem ekranda gördüğünü koşarak haber veriyor “anne, kedii, anne kapcebee(kaplumbağa)”. Ve sonra bir daha ekran başına dönmüyor. Çizgi filmlerden benim gibi habersiz olmayan, şu bu iyidir diyebilecek anneler varsa, tavsiyelere sonuna kadar açığım :)

Not: İki yaşından önce neden izletilmemeli diye merak edenler varsa buyursunlar, şu yazıları okusunlar:

1.Blogumda daha önce yazmıştım, okuyabilirsiniz.

2. Bir “İstanbul Parenting Class” makalesi

3.Pedagog Melda Alantar’ın yazısı

Şubat 2, 2012 Posted by | Çocuk Psikoloji, Televizyon Üzerine | 12 Yorum

Mola Tekniği

2 yaş sendromu içinde olan, zaten “benmerkezcilik” ve “inatçılık” konularında sınır tanımayan oğlum bir de hastalanınca, ortaya dayanılmaz bir tablo çıktı.Annesi bu hamiş haliyle zaten hormonal dengesizlikler yaşamakta olduğundan, sabır denen şeye epey uzak durmakta. Öyle her zaman dikkatini dağıtacak çalışmalar yapamıyor, zaman zaman çığırından çıkıp bağırış çağırış diyalog kurmaya başlıyor oğluyla. Zaten laf dinlemez olan oğlu, dediği olmayınca daha çok bağırıyor, gözünden yaş gelene kadar ağlıyor, sinirlendiği an eline geçeni sağa sola atıyor, dediği olana kadar inadından vazgeçmiyor. Anne, bu hallere daha çok sinirleniyor derken ana-oğul kendilerini kısır bir döngü içinde buluyorlar.

İşte böyle anlarda imdadıma yetişen bir yöntem var: Mola Tekniği! İyi ki öğrenmişim dediğim, kitapların içinde kendime en faydalı bulduğum bilgilerden birisi bu oldu. Annelik içgüdüsüyle zaten uygular mıydım öğrenmesem bile? Belki. Ama doğru bir şey yapıp yapmadığımdan, olumlu sonuç alıp almayacağımdan emin olamayacağım için, ikilem içinde ve yalan yanlış uygulardım belki. Şimdi kendime güveniyor, bu veletle böyle başa çıkabilirim diyorum. Ama tabi sadece kendi evimizde!

Hangi Kitaplarda Bahsediliyor?

Çocuk Yetiştirme Sanatı kitabında Dr. Green bu yöntemi detaylarıyla anlatmış(ben de özet kısmında yazmıştım.)Elizabeth Pantley de bu yöntemin işe yaradığını söyleyenlerden. Benim okumadığım daha kaç kitapta kim bilir bahsediliyor bu yöntemden. Öyleyse nedir ne değildir, nasıl uygulanır bu?

Ne Zaman ve Nasıl Uygulanır?

“En iyi disiplin şekliniz tükendiğinde, sizi artık bir yere götürmediğinde, çocuğunuzun dikkatini başka yöne çekmekten, oyunlardan yorulup sırtınızı duvara yasladığınızda molanın vakti gelmiş demektir. Bu, gittikçe büyüyen bir durumu çabucak sona erdiren bir yöntem, ayrıca güvenli bir kontrol sistemidir, hızlı sonuç verir ve her şeyi sakinleştirir”.

Böyle diyor Dr. Green. Sabrım tükeniyor, Seyyaf’la nasıl başa çıkacağımı bilemiyorum. İşte o anda onu alıp bir başka odaya koyuyorum. “Burada otur ve ağlaman bitene, sinirin geçene kadar gelme!” diye kesin bir sesle söylüyorum(zaten bu kararlı ses tonu sinirli olduğum için otomatik çıkıyor. Onun için çabalamaya gerek yok:) ). Hemen peşimden gelirse, bıkmadan tekrar aynı şeyi yapyorum. Ne kadar sinirli olursanız olun, amacınız bir şey öğretmekse sabır gerekiyor. Ama Seyyaf sanırım alışık bu tarz yöntemlere. Çünkü daha ufakken de adını benim “Ağlama Özgürlüğü” koyduğum metodu uyguluyordum.O nedenle pek peşimden gelmiyor. Geldiğinde de hala devam ediyorsa “bitmediyse niye geldin!” diyorum, “bitti” diyor. Eğer hala devam ederse bağırmaya ağlamaya, “madem bitmedi o zaman hadi bakalım derhal odaya” diyorum tekrar. Geldiğinde “bitti” deyip sırıtıyor, ya oyuncaklarıyla oynamaya, ya bana sarılıp öpmeye başlıyor. Kaldığımız yerden devam ederken, kendi kendime düşünüyorum. Sinirden iki şaplak vursaydım, şu an ne halde olurduk? Bak, şimdi ne haldeyiz? Sarmaş dolaş, hiçbir şey olmamış gibi. Burada anahtar noktalardan birisi de bu. Çocuk bitti dediğinde olayı bitirmek, içinde herhangi bir kırıntı kalmadan devam etmek yaşantıya. Güzel bir yöntem uyguluyoruz, kin gibi bir kavramı araya sokmamak lazım. Zaten çocuk her şeyi unutmuş tarzda yaklaşıyor, biz de devam ediyoruz onunla birlikte. Kapıyı asla kilitlemeyin. Kaş yapayım derken göz çıkarmak olur bu. Ya elinden tutarak ya da kucağınızda taşıyarak olay yerinden uzaklaştırın:) Odadan her çıktığında tekrar gönderin, ta ki çocuk pes edene kadar. He pes etmemekte ısrarlı görünürse, çığırdan çıkıp da sert davranmayın. Unutmayın, biz bir şeyler öğretmeye ve kötü durumdan iyi bir şekilde kurtulmaya çalışıyoruz aslında, olay iktidar meselesine indirgemeye gerek yok.

Kaç Yaş için Uygulanabilir ve Ne kadar Sürmeli?

1-4 yaş arası için uygulanabildiğini söylüyor yazarlar.Zaten genelde o yaş aralığına hitap eden kitaplarda bahsediliyor. Ben Seyyaf’a bir buçuk yaşından beri uyguluyorum. Her yaş için bir dakika odada tutmak gerekiyor. Bizim oğlan 2 yaşında mesela, 2 dakika durması lazım. Ama bizimki odada tek başına çırpınmaktansa “bitti” deyip gelmeyi tercih ediyor hemen. Eğer çok hırslanmış ve sinirlenmişse birkaç dakika oyalanıyor.

Gerçekten İşe Yarar mı? Yaramazsa Ne Yapmalı?

Benim oğlanda gerçekten işe yarıyor, eğer kararlı bir şekilde çocuk kendini daha yeni tanımaya başladığı dönemden itibaren(bizim 1,5 yaşında başlamamız gibi) uygularsanız, sizin caymayacağınızı tahmin ettiği için çok işe yarıyor. Ne zaman işe yaramıyor? Misafirlikte yapmaya kalkışmayın zaten, başka oda rica etmeniz lazım, millete o bağırtıyı dinletmeniz lazım ve sonuçta mağlup olacaksınız. Evde bile olsanız yanınızda özellikle onun sevdiği ve ona kıyamayan birileri olduğunda-anneanne, teyze gibi!- olumlu sonuç alamayabilirsiniz. Böyle durumlarda onları uyarmanız gerekiyor ki, size destek olsunlar, çocuğa yüz vermesinler. Eğer hiç işe yaramıyorsa sizde, her çocukta aynı sonucu verecek diye bir şey yok. Bu, ya sizin tutarlı tavır gösterememenizden ya da çocuğun yapısından kaynaklanıyor olabilir. Böyle durumlarda anormallik aramak yerine başka yollara başvurmak lazım(mesela kendinizi tuvalete kapatıp, çığlık atabilir; yorgan yastıkla tek taraflı savaşa tutuşabilirsiniz:) )

Velhasılı, çocuklara sabretmek zor, onları da kendimizi de yıpratmadan iletişim kurmak zor. Hele 2 yaşındaki bir veletle zop-zor! biz böyle üstesinden gelmeye çalışıyoruz zaman zaman, belki size de bir ışık tutar dedik :)

Ocak 27, 2012 Posted by | Çocuk Psikoloji | | 4 Yorum

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 42 other followers