Nerede Duracağımızı Bilebilsek…
Geçenlerde parka gittiğimizde Seyyaf, şu çocukların tırmandıkları demirler var ya, onların en üst basamağına kadar tırmanmış, orada kalmıştı. Aşağı inmiyor, öylece bakınıyordu. Ben de bankta oturuyorum, ama gözüm de sürekli Seyyaf’ın üstünde. Yaza göre, daha da büyüdüğü için öyle sürekli peşinde koşmama gerek kalmıyor artık. Salıncakların çarpması tek korkum, onun dışında kendi kendine kaydıraklara çıkabiliyor, kayıyor, tekrar dolanıyor, o demirlere tırmanıp tekrar iniyor. Birkaç hafta öncesine kadar elle müdahale etmesem de sürekli peşindeydim, kendince yapabildiğinden emin olana kadar da böyle gitti. Ne diyorduk, hee demirlerin en üstüne çıkmış bekliyordu. Kadınlar “aa bu çocuk kimin, aaa düşecek” diye telaşlanıp birbirlerine bakınmaya, bu çocuğun anasını aramaya başladılar. Farkındayım ama sesimi çıkarmıyorum, telefon elimde öyle bakınıyorum. Sanırım kadınlar oradan inemediğini, orda kaldığını sandılar ve biraz paniklediler. En sonunda içlerinden hiç kimse sahiplenmeyince çocuğu bana döndüler “bu çocuk sizin mi?” Evet, benim. “Ayy düşecek o oradan, kafası gözü kırılacak, şişecek” gibi felaket senaryoları yazdıkları sırada Seyyaf aşağı inip oynamaya devam etti. Herhalde bana, benim bu rahat tavrıma uyuz oldular. Seyyaf oradan düşebilir miydi? Elbette, böyle bir ihtimal her zaman var. Ben merdiven inip çıkmayı yeni mi öğrendim, sen ilk defa mı yokuştan aşağı iniyorsun? Ama buna rağmen senin benim de düşme ihtimalimiz, sakatlanma riskimiz yok mu? Allah korusun, ama var! Arkadaşımın çocuğu evin içinde kolunu kırmıştı bir küçük çekyat tepesinden atlarken.
Çocukların işine karışırken, onlara fırsat tanınması gerektiğini düşünüyorum her zaman. Bu konuda orta yollu olmak gerekir, hani kendi başına yapsın diye rastgele bırakıp tehlikenin içine atmak da doğru değil, ay o daha yapamaz korkusuyla her dakika kuyruk gibi peşinde olup da kendisinden yarı yaş küçük veletlerin yaptığını bile yapamaz halde olmasına da sebep olmamalı bana kalırsa. Ben Seyyaf’ın bir şeyi kesin yaptığına emin olana kadar, ya da o seviyeye gelip de artık “tamam, oldu kendi yapabilir” diyebilene kadar, ona hissettirmeden peşinde duruyorum. Bir yazarın da dediği gibi “hemen arkasında durun, o sizin desteğini fark etmesin ki böylece tamamen kendine güvenip yapmaya çalışsın. Ama herhangi bir riskli durumu da düşünerek uzaklaşmayın, orada olun”.
Örnekler vermek gerekirse, mesela ilk kez merdivenleri kendisi inip çıkmak istediğinde, bunu becerememe ve yuvarlanma ihtimali çok yüksekti. Bu nedenle o inerken ben tam önünde, çıkarken de tam arkasında duruyordum, fakat temas etmiyorduk birbirimize. Böylece o kendi başına herhangi bir destek olmadan inip çıkmayı öğrendi. Yine şu demirlere tırmanma olayında da öyle yaptık. Demirlere çıkmaya çalıştığında hemen arkasında, ona değdirmesem de elim üstünde tutmaya hazır bekliyordum. Baktım ki çıkarken değil ama inerken sorun yaşıyor. Düz çıktı, inmeye çalıştığı anda iki basamak birden atlamaya çalışıp düşme tehlikesi geçirdi. Ama ben hemen arkasında olduğum için çok şükür ki öyle bir şey olmadı. Burada durumu negatif iki yönle değiştirirsek, birinci anne çocuğu sürekli kendisi demirlere tırmandırıp indiriyor, ikinci anne ise çıksın kendi öğrensin havasında (güya özgüvenli çocuk yetiştirecek, abarttığının farkında değil. Neticede çocuğun yaşını, seviyesini de önemsemek gerekir) çocuğun arkasında durmuyor. birinci durumda çocuğa fiziksel bir şey olmamasını belki garantileyebilirsin ama kişiliği hakkında aynı şeyi söyleyemeyeceğim. İkinci durumda da çocuğu nasıl bir tehlikenin içine attığını fark etmesi gerekir.
Aşırı müdahaleci annelerin çocukları zaten hemen kendini gösteriyor. Bu biraz da çocuğa fazla düşkün, aman bir şey olmasın modunda gezenlerde oluyor. Ya da başka sebeplerden müdahale edenler de var: Üstü kirlenmesin, kendi kendine yapacak(mesela yiyecek) diye etrafı batırmasın, yeni topladığım yeri dağıtmasın. Ya da sabrı yoktur o kadar bekleyecek, mesela kendi kendine ayakkabısını bağlamasını, montunu giymesini, yemeğini yemesini bekleyecek sabrı yoktur. Velhasıl çocuk doğurmak değil yetiştirmek mesele olduğu için bunlara da çok dikkat etmemiz gerekiyor. Ben bazen parkta koca kadınların o küçük kaydırakların üstüne çıkıp çocuklarına müdahale ettiklerini görüyorum, komik geliyor. Geçenlerde parkta tanıştığım bir teyze demirlere hızla tırmanıp inen çocukları görünce, “bunları anaları salmış belli ki, baksana kendi işlerini halletmeye nasıl alışmışlar.Bizim torunlar o yaşta öyle tırmanacak ha? Yok canım!” dedi. Sonra torununu gösterdi,ben de içimden yuh dedim. Çocuk 6 yaşında, demir kadar boyu var
Seyyaf yürüme çabaları gösterdiği dönemlerde sürekli düşerdi, ben bir yeri acımadıkça müdahale etmezdim. Aslında bunu kasıtlı olarak da yapıyor değildim. Yani “aman çocuğum kendine güvenli olsun, kendi kendine kalksın” gibilerinden değil, saçma geliyordu bana her düştüğünde niye biz kaldıralım:) Hani düşe kalka öğreniliyordu, bu işler böyleydi? Ee bir de tek başına büyütüyor olmanın etkisi de var tabi, her dakika onun peşinde değilim ki düştüğünde kaldırayım. Evde bir başkaları olsa kesin karışır, kaldırırdı ama gerek yok zaten:) Yeğenim(24 aylık) yürümeye başladığı dönemlerde annemlerle birlikte yaşıyorlardı. Haliyle evde babaanne-dede de olunca karışanı da çok oluyor. Seyyaf’ın dedesi beni teyzesine şikayet etmiş: “çocuk düşüyor da hiç bakmıyor, salmış çocuğu ortalığa” gibilerden:) Bir gün bizim bu yürüyemeyen veletler koşar hale gelip, bahçede cirit atmaya başladılar. Seyyaf şedid bir şekilde düştü, kalktı yoluna devam etti. Dedesi de “şuna bak, kalktı gidiyor hiç bir şey olmamış gibi. Ali Fuat olsa yerde iki saat ağlardı şimdi” dedi. Elime koz geçti ya kaçırır mıyım:) “Ee her düştüğünde kaldırmak için bekleyen elli kişi olmasına alışırsa öyle olur. Seyyaf evde de düşüyor, biliyor ki canı yanmadıkça düştüğünde kimse kaldırmayacak. O da çaresiz kalkıp yoluna devam ediyor.”
İşte böyle sevgili okur anne(ya da anne adayı)
Çocuklarımızı büyütürken nerede durmamız gerektiğine çok dikkat etmeliyiz. Hepimiz iyi çocuk yetiştirmek isteriz, her yönden! Hem de kendi işlerini yapabiliyor olmaları, üzerimizdeki birçok yükü de alır. Henüz 28 aylık bir veletle bile üzerimdeki epey bir yük kalktı. Her ne kadar yakında iki numara bugünlerimizi aratacak olsa da
Bizimkinden Vahşisi de Var(mış)
Bizim oğlanın saldırganlığını sağır sultan duydu herhalde. Evimize misafir gelen ya da bizim misafir olarak gittiğimiz evdeki veletlere mutlaka saldırır. Kadınlarla iki çift laf edemeyiz onları gözlemekten, yine de bir fırsatını bulup yapacağını yapar. Eve gidince ya kadınlar kocalarına, ya biraz büyükse çocuklar babalarına durumu şikayet ederler. Eğer ikisi de olmazsa, zaten çocuğun yüzünde ve vücudunun bilimum yerinde Seyyaf’ın bıraktığı izler, o evde o akşam neler yaşandığını rapor eder. Sonra da arayıp Seyyaf’ın babasına arzuhal sunarlar: Senin oğlan benim kızı/oğlanı ne hale getirmiş! Karşılık veren çocuk da çıkmadı şimdiye kadar. Ya yakın yaşta ya da daha küçük çocuklar oluyor; onlar karşılık veremiyor ve kaçamıyor da. Garibim, korunması gereken tayfa bunlar. Ya yaşça büyük olduğu halde “ay o daha bebek” deyip karşılık vermeyen var ya da iki katı olsa da Seyyaf’ın, çocuğun kendi pısırık/ürkek yapısından dolayı ne kendini koruyabilen ne de karşılık veren var. Ben de hep biri karşılık verse, belki biraz geri adım atar çekinir de der dururum, ah çıksa o biri diye. Çıktı bugün parkta…
4 yaşında olduğunu tahmin ettiğim bir çocuk, kaydırağın alt kısmına oturmuş, diğer çocukları rahatsız ediyordu. Kayanları aşağıda sıkıştırıyor, tersten çıkmaya çalışıp düz bir şekilde kayanlara engel oluyordu. Hele bir kız çocuğu vardı ki, o kızın annesi oturduğu banktan çocuğu elli defa uyarmak zorunda kaldı, kibarca epey uyarmaya çalıştı ama çocuk sağır gibiydi. Derken baktım bizim velet kaymak üzere. İşte şimdi dedim, bakalım neler olacak. Biliyorum ki benim oğlan dayanamayacak, o çocuğa aşağıda mutlaka bir hareket çekecek. Ama bu kez çetin cevize denk gelecek ve ilk kez ciddi bir karşılık görecek. Aynen öyle de oldu. Seyyaf kaydı, çocuk aşağıda bunu sıkıştırınca bu çocuğa uyuz oldu ve anında yüzüne yapıştı çocuğun. O da altta kalacak bir tip değil ya, bizimkine daldı. Sonuç: bizim oğlan ağlamaya başladı:) Aslında kalkıp müdahele etmek istemedim ama iki sebepten karışmanın vaktidir diye düşündüm. birincisi bizim velet karşılık bulduğunda daha da sinirlenir/saldırganlaşır; bu yüzden çocuğa tekrar vurmaya kalkar, bu kez de daha çok canı yanar. Çocuk hem büyük, hem de acımasız:) İkinci ihtimal, çocuk hızını alamaz, bizimkine tekrar saldırır, zaten yüzüne darbe almış oğlum daha çok acı çeker, ağlar. Yavaşça kalktım, yan banktaki anneleri hayal kırıklığına uğratarak çocuğa hiç bir şey demedim: “Eğer burada oturmazsan daha güzel oynayabilirsiniz ve o zaman kimse kimseye vurmaz” dedim sadece. Neticede ilk saldıran taraf benimkiydi, çocuk hatalı bir hareket bile yapıyor olsa orada çocukları sıkıştırarak, ilk vuran değildi. Savunma amaçlı vurmuştu bizim oğlana. Seyyaf’ı tembihledim ben de çok işe yarar gibi:) “Kimseye vurmadan oyna tamam mı oğlum?” “Tamam, anne”.
Şimdi sonucu merak ediyorsunuz? Bizim oğlan biraz çekinip de diğer çocuklara temkinli mi yaklaştı? Yok, öyle olmadı. Bir kereden bir şey olmazmış demek ki
Küçüklere Saygıyı Öğretmek Gerek
Bugün park maceramız hiç hoş olmadı, öyle olunca da o sinir harbiyle fazla duramadık zaten, yarım saat sonra evdeydik. Parka çıkardığın çocuğu yarım saat içinde eve sokmayı nasıl başardın derseniz, omzuma attığım gibi kız kaçırır modunda ağlata zırlata eve geldik. O hamile halinde nasıl kaldırdın da sırtına attın dersen, Allah o an deli kuvveti verdi diyebilirim:)
İnsanlar çocuklarını adam yerine koymuyor, çoğu ailede sıradan bir çocuk yetiştirme tarzı var. Nedir bu sıradanlık? Yedir, içir, giydir, üşümesin hasta olmasın diye bak. Ama mesele onları bir birey, bir insan olarak görmeye yani tam anlamıyla adam yerine koymaya gelince sınıfta kal. Çocuk için aile bir eğitim yuvasıdır ya hani, her şeyi önce orada görüp öğrenir. Sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü, empatiyi vs. bütün güzel hasletleri orada kapar çocuk. Anne-baba sözü dinlemediğinde aşağılanan, sürekli hakaretlere, eleştiri ve kıyaslara maruz kalan çocuklarda da saygının S’sini bulmak mümkün olmuyor. Ve malesef ki bizim mahallede de bunlardan tonlarca var. Yani öyle ki, bacak kadar veletlere, benden nereden baksan 15 yaş küçük olan çocuklara bir şey derken iki kere düşünüyorum. Dönüp edepsiz bir laf ederler, küfür ederler, taş fırlatırlar, öyle kalakalırım diye. Yaparlar mı? Yaparlar!
Bizim mahalledeki park bildiğimiz küçücük çocuk parklarından. Sadece alanı biraz daha büyük. Yani hem kadınların oturup çay içebilecekleri bir alan, hem top oynamak isteyen çocuklar için bir alan var. Ama park araç-gereçlerinden oluşan alan çok küçük. Zaten artık parklar da öyle bizim zamanımızdaki gibi değil. O salıncaklara ancak küçük çocuklar binebilir, hem plastik, hem korumalı, hem küçücük. Öyle olunca da biraz daha büyük çocuklar için parkta oynayacak alan kalmıyor. Özellikle de benim gibi küçük çocuklarını kapıp gelmişse anneler, onların şöyle bir geri çekilmesi gerekiyor. Bugün parkta 9-10 yaşlarında 6-7 tane çocuk ellerinde bir futbol topu-ki hem ağır hem büyüktü- park alanı içinde birbirlerini vurmaya çalışıyorlardı. Kaç kez top yanımdan sekti geçti, çarpmadı, aynı şekilde diğer çocukları da sekti. Derken benim şalterler atmaya başladı tabi. Dikkatle takip ediyorum,içimden de bunlar kesin terbiyesiz çocuklardır, şimdi bir laf söylerler canımı sıkarlar diyorum ama tehlike de geliyorum diyor hani. Kaydırağın tepesinde benim oğlan ve bir başka küçük kız varken, bu eşek sıpaları hızla kaydırağın tepesine çıkıp, ordan oraya atlamaya, zıplamaya başladılar ve topu da kaydırağın içine soktular. İşte şimdi müdahale etmek şart olmuştu: Topunuzu top sahasında oynasanıza, bakın küçük çocuklar var, onlara çarparsınız. Top da bir yerlerine gelir acıtır” dedim. “Değdi mi abla yaaa, değmedi ki yaa” diye yüzsüz yüzsüz cevap verip, sanki onları uyaran olmamış gibi devam ediyorlardı ki, topu elime geçiriverdim. Onların da ses tonu değişti, ciddiyetimi fark ettiler. Topu sahaya fırlatıp, eğer devam ederlerse, topu bir daha elime geçirdiğimde patlatacağımı söyledim. Bunu kesinlikle yapacaktım, en yakın komşunun evine gidip, bir bıçak isteyecek ve toplarını hallediverecektim gerçekten. Topu alan birtanesi basket topu gibi sektirerek “abla, gelsene alsana, muahaha” yapmaya, diğerleri de “park beleş değil mi ya” diyerek kaydırak tepelerine çıkmaya başladı. Neyse ki bunlar onların yenilgiyi kolayca kabul etmediklerini, ama aynı zamanda da bir büyük olarak benden korktuklarını gösteriyordu. Çünkü bütün bu yırtıklıklarına rağmen alanı terk ettiler ve devam etmediler.
Saygı kavramından bihaber yaşayan böyle çocukların, bir yetişkin olduğunu düşünün ki bunlardan yüzlercesi sadece bizim muhitte. Genelini düşünemiyorum bile. Bir de bunların kendi çocuklarını yetiştirdiklerini düşünün, felaket! İşte bu yüzden insanların birbirine saygısı, tahammülü yok. Çekirdekten yetişme işte, parkta kendisini kibarca uyaran koskoca kadına ahlaksızca, edepsizce dönüp laf yetiştiren, kakara kikiri yapan bir nesilden ne bekleyebiliriz ki! Ne küçükte büyüğe saygı var, ne de büyüklerde küçüğe sevgi. Böyle dengesizlikler içinde dengeli olabilmek ve dengeli çocuklar yetiştirebilmek ne de zor. Allah yardımcımız olsun…
Boyu Değil Dili Uzuyor:)
Havalar ısındı, resmen bahar geldi. Böyle olunca da park maceralarımız tekrar başladı Seyyaf’la. Aslında biz epeydir çıkıyoruz, mahallenin “deli bu kadın herhalde” yorumlarına aldırmadan, sıkıca giydirip çıkarıyordum ben zaten parka. Ama bizden başka hiç kimse olmadığı için tek başımıza oynayıp geliyorduk ve malzeme de olmuyordu. Dün Seyyaf öyle çok eğlendi ki yazın sürekli vurduğu, saçını başını yolduğu, yanına yaklaştığı anda dişlerini sıkarak üzerine atladığı kızla uzun uzun oynadı. Hatta kız gözden kaybolduğu anda onu aramaya başladı.
Komşularımız (daha doğrusu anneannemizin komşuları) uzun zaman sonra Seyyaf’ı görmüş oldular, hele böyle montsuz, şapkasız atkısız halde. “Annesi bu hiç büyümüyor mu ya?” diye espri yaptılar. Evet, onlar gördüğünden bu yana bizim oğlan sadece 3 cm uzamış ve 1 kilo almış. Bu da hiç fark edilebilecek bir değişiklik değil takdir edersiniz ki:)
Parkta kadının biri bana ” Bu oğlan sizin mi” dedi. Evet deyince, kaç yaşında olduğunu sordu. 2 yaşını 3 ay geçtiği cevabını alınca kadın acayip rahatlamış bir şekilde “hee, benim kızdan büyükmüş. Sizin oğlan bıcır bıcır konuşuyor da, benim kız daha konuşamıyor ondan sordum ama aralarında 5 ay varmış”. Kadın nasıl derin bir nefes aldı anlatamam:) Sonra “hangisi sizin kız” dedim. Yahu kadın haklı. Kız bizim Seyyaf’ın iki katı(tamam çok abartmış olabilirim:) ). Kadın da benim bücüre bakıyor, kendi kızına bakıyor. Bu oğlan kesin benim kızdan küçük, nasıl olur da böyle çen çen konuşur diye iç geçiriyor demek ki. Allah’tan bizim oğlan kızdan büyükmüş, kem gözlere gelecektik:) Dedim öyle değil o iş, bizim oğlanın boyu uzamıyor, dili uzuyor
Parkta Neler Oluyor-3
Güya park maceralarımızı yazacaktım, nasılsa her gün bir saatimiz parkta gidiyor ve bu bana gözlem yapabilme olanağı sunuyor-du. Bu, Seyyaf bu kadar hareketlenmeden, parkta diğer çocuklara saldırmadan, onları kaydıraklardan itmeden, hızlıca sallanan salıncaklara çarpma tehlikesi geçirmeden, yanlarda park etmiş araçlara hen hen diye saldırmadan önceydi. Şimdiki halimiz daha çok koşturmaca içinde geçtiğinden kendimize zor bakıyorum ki nerde kaldı gözlem yapmak!
Ee tabi her zaman bu kadar yavan geçmiyor. Geçenlerde kız çocuklarının oyununu seyrediyordum. Bir ara klasiktir ki bir tartışma-kavga, mızıkçılık durumu hasıl oldu. Topun sahibi topunu alıp olay yerini terk etmeye kalkınca cır cır böceği gibi ötmekte olan kızlar bir anda “gel ya tamam, ama gel, biz öyle demek istemedik” moduna girdiler. Kural böyledir çünkü, topu olanı küstürme!
Biz çocuklarımıza güzelce oyun oynamayı, kavga etseler de barışsalar da arkadaş kalmayı öğretemiyoruz galiba. Biz daha çok “sevsen de sevmesen de, huyları hoşuna gitse de gitmese de, çıkarın sözkonusu olduğunda iyi davranıyormuş gibi yap, istediğni elde et yeter ki!” mesajını mı veriyoruz? Biz telefonla canım cicim diye konuşup, kapattıktan sonra adama söven aileler içinde yetişiyoruz galiba. Birkaç ay önceydi. Otobüs şöförü, tanıdıkları olduğu konuşmalarından belli olan bir karı-kocayı bindirdi otobüse. Öyle güler yüzlü muhabbet ediyordu ki, ama adam arabadan inince “bu da adam değil, karıyı çalıştırdı şimdi hasta etti, peşinde koşuyor” gibi bir yorumda bulundu. O an dank etti işte, aile içinde, toplumda böyle örneklerle yetişen çocuklara nasıl mesajlar iletebilirsin ki?!
Parkta Neler Oluyor-2
Birkaç gündür parka çıkmıyoruz Seyyaf’la.Başka türlü değerlendiriyoruz zamanımızı. Bugün şöyle bir uğradık ve yeni bir malzeme daha bulduk. Buyrun…
Kardeş olduklarını tahmin ettiğim iki çocuk: büyük erkek, küçük olan kız. Erkek olan kızın peşinden beraberce kaydırağa çıkıyorlardı. Ağabey yönlendirmek istedi ve küçük olan kaydırakta kaymasını, büyüğe gitmemesini söyledi. Bu normal bir şey değil mi? Uyarı normal gözükebilir ama çocuğun söyleme tarzı hiç normal değildi. “Oraya gitme, şurdan kay lan! Dinlemezsen dinleme lafımı hayvan!” Evet, uyarıyı yapmıştı fakat kız onu dinlemeyip diğer kaydırağa yöneldiği an zılgıtı yemişti. Aynı saniyeler içinde o çocuğun yetiştiği ev ortamını, ailesini en çok da annesini düşündüm. muhtemelen annesi ondan bir şey yapmasını istiyor ve o yapmadığı anda da hakareti basıveriyordu. E çocuklar model alarak öğrenmezler mi zaten? Şimdi bu çocuğun ne kabahati var? O kendince doğru bir hareket yapmıştı, neticede ona da öyle davranılıyordu.
Belki de bu anında uydurduğum senaryo gerçek değil, ama çok gerçekçi değil mi? Hangi çocuk durduk yere böyle bir karşılık verir böylesi basit bir harekete? Öyle olsun olmasın, ben almam gereken dersi almıştım. Çocuğumuzla iletişim kurarke, insan gibi muamele etmemiz gerekiyor ki etrafına saygılı, insanlara hoşgörülü bir birey olsunlar. yoksa böyle bir kaydıraktan bile kaymadı diye “hayvan” deme edepsizliğini gösterecek hale gelirler Allah korusun…
Parkta Neler Oluyor-1
Seyyaf ile ilk parka gitmeye başladığımızda, kendisi henüz yürüyemeyen bir bebekti. O zamanlar sadece salıncağa bindirirdik, bizim için ne büyük bir yenilik idi. Böyle bakardı salıncaktan. Sonra yürümeye, koşmaya başlayınca böyle kaymaya başladı. Derken parkta yapabilecekleri de sınırlı olduğundan, artık bir rutine bağladık olayı. E hal böyle olunca da, Seyyaf’a bakmayı bırakıp, etrafı incelediğim an fark ettim: Meğer park malzeme kaynıyormuş! Evet, benim gibi olup, çocuğu olduğu için mecburen her akşam soluğu parkta alan anneler, artık yanlarında anne-babaya ihtiyaç duymadan kendi hallerine eğlenebilen çocuklar. Bu iki grup bana sosyolojik/psikolojik gözlem yapma imkanı sundu. Sonra dedim ki, bu gözlemlerimi yazmalıyım. Ve bunun sonucu olarak da “Park Gözlemleri” doğmuş oldu. Bu ilk yazımız, bu nedenle birkaç olayı birden zikretmek isteriz.
- Biz bir bankta otururken, yazın trendi olarak(ne trendi! Mecburi iş gücü) basket oynanan sahaya yün sermişlerdi kadınlar. Yan bankta ismini sonradan öğrendiğimiz Celil ve ismini hala öğrenemediğimiz küçük kardeşi X vardı. Celil koca kaldırım taşlarıyla oynamakla meşgulken, minik kardeş yanına geldi ve annesi yününü bırakamayacağından sebep seslendi Celil’e:”Taşı çocuğun ayağına düşürürsün bırak!” Bir anormallik gördünüz mü buraya kadar? Hayır. Klasik bir anne işte::Olası kazanın önüne geçmeye çalışan bir duruş sergiliyor.X kardeş yanından gittiğinde Celil hala o koca taşlarla oynamaya devam ediyordu ve bu kez annesi seslendi: “Celil o taşlar ayağına düşerse görürsün, o kadar söylüyorum!” Kardeşiyle ilgili uyarı tehlikenin farkına vardırmaya yönelik ve daha caydırıcı bir usluptayken, Celil’e yönelik uyarı bir tehdit ve “ben sana demiştim” içeren cümle. Yahu ikisinin de canı yansa sen üzüleceksin, biri daha küçük tamam ama Celil de baksan 4-5 yaşında anca zaten. Akşam olup da kitabımla başbaşa kalınca, Adem Güneş’in Çocukluk Sırrı’nda yazdığı satırlar bana bu anneyi anımsattı. Çocukları bize itaatkar olmaya şartlandırıyormuşuz. Bunu yaparken de başlarına bi şey geldiğinde “ben sana demiştim” diyerek, anne-babam haklıymış, demek ki onlara şartsız şurtsuz itaat etmeliyim mesajını almasını sağlıyormuşuz. Bereket versin ki taş kimsenin bir yerine düşmeden olay yerinden uzaklaştılar. yoksa kötü bir tecrübeyle Celil öğrenmiş olacaktı nasıl itaat etmesi gerektiğini.
- Bir anne, bir baba iki kız çocuğu. biri 8-9 yaşlarında, diğeri bizim Seyyaf gibi toddler. Baba da biraz fiziksel rahatsızlık var, annede de bir o kadar rahatlık! şu spor aletlerine binmiş, ordan emir yağdırıyor. Baba da sakat koluyla çocuğunu da kaydıraktan kaydırıyor. Sonra bankta yayılıyor kadın, tam salıncak çarpacak toddler olana, “koş ayy çarpacak” diye yalancı bir panikle yine adama komut veriyor. Adam mı? hiç utanmadan çocuk parkında sigara tüttürüyor. Sonra yine aynı utanmazlıkla sigarayı parkın içinde yere atıp ayağıyla söndürüveriyor. Sonrasında da Seyyaf gibi minikler parktaki izmaritleri yerden alıp, ağızlarına atmaya çalıştıklarında Seyyaf’ın annesi gibiler bildikleri bütün bedduaları okuyorlar!
- Az önceki ailenin fertlerinden 9 yaşında olduğunu tahmin ettiğim kız o anda yeni tanıştığı kendi yaşlarında ve kucağında kardeşi yaşlarında çocuk olan kıza şöyle diyor: Nedir bu bizim kardeşlerden çektiğimiz! bu kız çocuğun daha bu yaşta bu cümleyi kurmasına vesile olan anne-babayı tebrik ediyorum. Eminim hiç zor olmamıştır bunu başarmak!
—————to be cont’d… devam edecek…——-



